Beyin ve Dünya arasında …

Özgür Öğütcen

Beynimizle dünya arasındaki ilişki nedir? İnsan beyninin varolan maddi dünyanın bir parçası olduğundan şüphemiz yoksa şayet, tam da bu durumun yarattığı koşullar altında beyin ve “benlik” ve beyin ve “özne” nasıl ilişkilenmektedir?

Geçtiğimiz yüzyıl boyunca beynin nasıl çalıştığı, anatomik özellikleri, genetiği, beyin hastalıkları, öğrenme ve hafızanın biçimlenmesi vb. üzerine yapılan çalışmalar son yıllarda belirli bir eşiğe gelip dayandı: bu eşik beyin, bilinç ve özgür irade sorunlarının etrafında ortaya çıkan öznelliğin nasıl anlaşılması gerektiği sorusunu dayatmaktadır. Bu sorunun bir ucunda öznellik diye bir şeyin hiçbir şekilde mümkün olmadığını, insan öznelliğinin maddenin bir boyutunun cisimleşmesini ifade ettiğini belirten görüşler yer alıyor; bu biyolojik-indirgemeci görüşe göre, dışarıdan gözlemlenebilir bütün davranışlar, tutumlar, fikirler ve duygular beynin maddi alt yapısının bizatihi kendisinin içinden ortaya çıkan birer epifenomendirler; bu minvalde bilinçdışı bilince göre, özne de beyne göre ikincildir.

Yine aynı görüşün ileri sürdüğü üzere psikanalitik bilinçdışı kavramı, en azından, kullanışsızdır ve “bilimsel” olarak kanıtlanması mümkün olmayan bir alana aittir. Ama öte yandan görünen o ki nörobilim alanındaki güncel gelişmeler psikanalitik düşüncenin bilinçdışı kavramını ortadan kaldırmak şöyle dursun, bir anlamda onu desteklemektedir; nörobilimin kendisi, psikanalizin bilinçdışı kavramıyla aynı anlamda kullanılmasa bile, bir tür “bilinçdışı”, “bilinçli olmayan” kavramına başvurmak zorunda kalmaktadır. Bu kavramsal genişlemenin ima ettiği hususlardan birisi bilincin kendisinin anlaşılmasında maddiliğin biyolojik-indirgemeci ya da evrimsel-indirgemeci türlerinin iddia ettiği üzere anlaşılmasının kendi kendisine koyduğu sınırlamaların nörobilimin elini kolunu bir ölçüde bağlayan epistemolojik sınırlara dönüşmüş olmasıdır. Bu karmaşıklık-içindeki-yeni-beyin kavramsallaştırması beynin maddi alt yapısının bu düzeye indirgenemeyecek olan toplumsal, dilsel ve bilinçdışı süreçlerle ilişki içinde ortaya çıktığını ifade etmektedir. Malum olduğu üzere dil, politika, sosyo-simgesel diye adlandırılabilecek Ötekiler tekil bir öznenin içine –ne bilincine ne bilinçdışına- tamamıyla asimile edilemez, o dışarıda bir yerdedir.

Nöroplastisite ve epigenetik kavramlarının ortaya çıkmasını takiben bir biyolojik oluş olarak insanın oluşumundaki determinizmin basit, doğrusal bir belirlenim olmadığı yönündeki sezgiler “bilimsel” bir zemin kazanmaya başladı; bu görüşün ifade ettiği şey, insanın genetik olarak belirlenmiş olmasının onun tamamıyla genetik olarak belirlendiği anlamına gelmediğidir. Bu bağlamda deneyimin beyinde bir “iz” bırakması ve bunun nöronal ağların ağların nöroplastisitesi çerçevesinde gerçekleşmesi psikanaliz ve nörobilim arasındaki köprülerden birini oluşturabilir. Psikanalist François Ansermet ve nörobilimci Pierre Magistretti’nin çalışmaları tam da buna, yani insan merkezi sinir sisteminin değişmez, katı olduğu yönündeki görüşün arkada bırakılmasına dayanmaktadır. Onlar, Kandel’in ortaya koyduğu deneyimin nöronal ağlara kaydedilmesine plastisitenin izin verdiği[1] yönündeki teze nörobilimdeki güncel gelişmelerin en önemlilerinden birisi olarak yaklaşmaktadırlar.[2] Nöronlar arası bağlantılar yaşanan deneyimleri hem kaydetmekte hem de bu deneyimlerle değişmektedir. Tam da bu noktada, Adrian Johnston, Ansermet ve Magistretti’ye dürtü bağlamında bir eleştiri yapar: dürtüler bir değişimi ifade ettikleri kadar, değişmeyen, sabit, inatla dönüp duran bir olguyu da ifade etmezler mi? Sanki, Ansermet ve Magistretti’nin plastisite, epigenetik, contingency ve öznel özgürlük konularındaki iyimserlikleri onları hızlıca dürtünün değişmezliği ve plastisitenin form alma, katılaşma tarzındaki boyutlarını göz önüne almaktan alıkoymaktadır. Johnston, bunun sonucunda Ansermet ve Magistretti’nin argümantasyonunun içinde uzun bir eşdeğerlikler zincirinin ortaya çıktığını iddia eder: epigenetik eşittir plastisite eşittir olumsallık eşittir tekillik eşittir öngörülemezlik eşittir otonomi… Ayrıca bu ikiliye göre – aynı Freud’da olduğu gibi- deneyimin bıraktığı nöronal iz psikanaliz açısından çok önemlidir; çünkü psikanalize göre algı sonucunda bilinç ve bilinçdışı düzeylerde mnemic izler kalmaktadır. Ansermet ve Magistretti içinde bulunduğumuz yeni çağda biyolojik bilimler tarafından sağlanan bilgiler ışığında psişik iz ve nöronal iz arasında bir köprü kurulacağı umudunu dışa vururlar. Onların temel ilgi alanlarını iki başlık altında özetleyebiliriz: birincisi, bilinçdışı gerçekliğin kurulmasına izin veren mekanizmaları açıklamak; ikincisi ise, plastisite zemininde kurulan bu bilinçdışı içsel gerçekliğin sadece mental bir fenomen olmadığı, aynı zamanda bedeni de içerdiği yönündedir. Ansermet ve Magistretti, biyolojik bir olgu olan plastisitenin, dürtünün bedensel ve ruhsal arasında bir kapı olmasına benzer şekilde, özne ve organizma arasında bir arayüz olduğunu iddia etmektedirler. Sonuç olarak bu kavram ruhsal bozuklukların etiyolojisiyle ilgili eski organik ve ruhsal ayrımını ilga etmektedir. Ruhsal, organik, genetik ve çevre kavramları epigenetik ve plastisite etrafında yeniden şekillenmekte ve ortaya çıkan “fenotip” bunların bir sonucu olarak telakki edilmektedir.

Tekrardan beynin nöroplastisitesi bağlamında konuşacak olursak, beynin plastik bir organ olması onun hem değişebildiğini hem değişemediğini, bir taraftan biçimlenirken ve yeniden biçimlenirken diğer taraftan form alıp katılaştığını ifade etmektedir. Bu türde bir plastisite kavrayışı değişmenin/dönüşmenin ta kendisinin değişmeme/dönüşmeme durumuyla bir arada bulunduğunu ve bunun teleolojik ve evrimsel bir aşamalı gelişim sürecini ifade etmediğini de ortaya koymaktadır. Bu süreç ya da durum kendi iç çelişkileri ve çıkmazları olan bir plastisite görüşünü yansıtmaktadır. Epigenetik ve nöroplastisite bir arada düşünüldüğünde “son kertede belirleyici olan” genetiğin kör belirlenimciliğinin ve değişmeyen, sabit bir merkezi sinir sistemi kavramsallaştırmasının kendi içinde travmatik kesmelere –Aristotelesçi tuché-, boşluklara, süreksizliklere ve kendi öz mahallini tam da buralarda bulan bir özne anlayışına olanak tanıdığını görüyoruz.

“Beynimiz bizi oluşturur, biz beynimizi oluştururuz” tarzında veciz bir söz mevcut diyalektik süreci ifade edebilir, ama kısmen; buna beynimizin maddiliğinin epigenetik ve nöroplastisite tarafından ifade edilen bir “dışarısı” tarafından etkilenip, şekillendirildiğini de eklemek zorundayız. Beyin gibi karmaşık sistemlerin ortaya çıkması ve işlev görmesi çok sayıda belirlenimin işin içinde olduğunu ortaya koymaktadır; bu nedenle beynin, bilincin, bilinçdışının ve öznenin bir yekûn olduğunu, karmaşık bir toplama ve çıkarma, çarpma ve bölme işleminin sonucu olduğunu ve bu sonucun kendisininde bu belirlenimin içinde plastik bir şekilde belirlenmeye devam ettiğini söyleyebiliriz. Catherine Malabou’nun pek çok vesileyle ifade ettiği üzere, santral sinir sisteminin nöroplastisitesi sadece onun değişebildiğini değil, aynı zamanda plastik patlayıcılarda olduğu türde bir plastikliğe benzer biçimde, bir patlama potansiyeli taşıdığını da belirtmektedir. Ayrıca belirlenim ve belirlenimsizlik arasındaki diyalektik merkezi sinir sistemi için bir tür contingencyye de yer açmaktadır: bunu şizofreni hastalığının ortaya çıkmasında çevresel etkenler üzerinden örnekleyebiliriz; şizofrenlerin annelerinin belirli türde patolojilere sahip, çocuğuyla çok yakın bir ilişki kuran, babaya simgesel işlevleri için alan tanımayan vb. kişiler oldukları iddia edilmiş ama bu hipotez bütün şizofrenlerin aile konstelasyonlarında doğrulanamamıştır. Bu iddianın büsbütün yanlış olduğu söylenemez, kuşkusuz kimi şizofrenler için sözü edilen bu durum söz konusudur ama öte yandan hem merkezi sinir sisteminin belirlenimi hem de psişik belirlenim açısından bir contingency aralığı söz konusudur, yoksa belirli çevresel şartlar altındaki herkesin aynı ruhsal patolojiyi taşıması beklenebilirdi. Görüldüğü üzere burada söz konusu olan plastisite, aynı zamanda kendine karşı işleyen bir plastisitedir, kendi yolunu kesen, dağıtan bir plastisite ya da başka bir ifadeyle söyleyecek olursak buradaki belirlenim salt, yüzde yüz, verili bir olgu olmanın ötesinde kendi karşıtıyla dolaşık halde bir belirlenimdir. Belirlenim ve diyalektikle ilgili bu tartışma merkezi sinir sistemi, özne ve bilinçdışı tartışmasının menzilinin Hegel, Marx ve tarihsel ve diyalektik materyalizm tartışmasına kadar uzatılması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Nörobilimin ihtiyaç duyduğu yeni türde bir maddilik kavramsallaştırması genetik ve diğer türden “biyolojik” belirlenimlerin söz konusu Ötekiliklerle ilişkisini masaya yatırmak zorundadır, yoksa seçenek her türden indirgemeci biyolojizmin içinde takılmak ya da sosyo-simgeseli maddilikten bağımsız bir düzey gibi gören çeşitli “idealizmler”in alanında kalmaktır. Bu yoldaki sentez çabaları nörobilimin öznellikle ilgili kestirimleri için çok büyük önem taşımaktadır, bugüne kadar –kısmen de olsa- “bilimsel” bulunmayarak burun kıvrılan psikanalitik özne kuramları nörobilimi ve psikanalizi aşan yeni bir disiplinin ortaya çıkmasına olanak sağlayabilir. Bu olası Aufhebung her iki taraf için ne tam bir örtüşme ne de tam bir zıtlığı ifade etmektedir; her biri kendilerini birer pratik –ya da praxis– olarak sürdürmeye devam ederken, öte yandan yalın biçimde nöroplastisite, epigenetik ve belirlenimin doğası etrafında kristalize olan bulgularını değiş tokuş edebilirler. Bu ara alanın adının “nöro-psikanaliz” olup olmayacağı konusundaki şüpheler bu işbirliğinin doğasının ne olacağıyla ilgili olmakla kalmayıp, bir taraf da psikanalize yönelik derin bir “bilimsel” olmama şüphesini taşırken diğer taraftan ise birbiriyle uzlaştırılamaz alanların kısmen zorlamayla kısmen mevcut epistemolojik sorunların çözülmeden kaynaştırılmış olmasıyla alakalı şüpheleri yansıtıyor olabilir. Zaman herhalde bu durumu bir yöne doğru evriltecektir.

Fizyoloji ya da tıp alanında verilen Nobel ödülünü alan, bütün ödül tarihindeki ikinci psikiyatrist -ve aynı zamanda psikanaliz eğitimi görmüş- olan Eric Kandel kendi kariyeri üzerinde nörobiyolojinin etkisini belirttikten sonra psikiyatri ve psikanalizin bu çalışmaları esinlediğini de belirtir; Kandel’in çalışması bu üç disiplin arasındaki olası bir karşılaşmanın ana hatlarını ortaya koyuyor, Kandel moleküler biyolojinin deneysel çerçevesinin psikanalizin kavramlarıyla bütünleştirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Adrian Johnston’un bu sayıdaki yazısında belirttiği gibi, Kandel –gibi Ansermet, Magistretti, Solms, Pommier vd.’de- nörobilimin bulgularının psikanalizin çıkarımlarıyla daha fazla örtüşmeye başladığı bir çağda psikanalizin büyük ölçüde bunlardan habersiz durumda olduğunu öne sürerek bu duruma hayıflanıyor. Ortaya çıkan yeni durum karşısında psikanaliz, nörobilim ve felsefenin ortaklaşabilecekleri yeni bir alan hem mümkün hem gerekli görünüyor. Ama hangi felsefe? Hangi psikanaliz ve hangi nörobilim? Anglo-Amerikan zihin felsefesi mi? Hegelci diyalektik mi? Ya da Fredcu-Lacancı psikanaliz mi? Yoksa başka bir psikanalitik ekol mü? Yukarıdaki paragrafın son cümlesinde belirtilen evrimin yönü insan merkezi sinir sisteminin oluşumunun ve bu oluşumu takiben devam eden dönüşümünün karmaşıklığını anlamakta bize yol gösterebilir, sanki şu anda bu karmaşıklığı daha da arttırmak gerekiyor gibi, çünkü indirgemeci yaklaşımlar sorunu çözmektense askıya almayı tercih ediyorlar. Örneğin bir Ötekilik olarak dilin insan beyniyle moleküler düzeyde nasıl etkileştiği sorusu sadece beyindeki dille ilgili merkezlerin nörobiyolojik bir kavrayışına indirgenemez, çünkü dil insana dışsal kalmaya devam ediyor. Bu sorunun yanında zihin felsefesinin beden-zihin ilişkisine dair sorunsalını tartışma zorunluluğu yer alıyor: Marx’ın “kitleler kendi tarihlerini yapıyorlar, ama bunun farkında değiller” ifadesini beyin içinde kullanamaz mıyız? “İnsanlar kendi beyinlerini yapıyorlar, ama onunla ne yaptıklarını bilmiyorlar.” Yukarıdaki ikinci ifade Catherine Malabou’ya ait. Malabou bu ifadenin hoş bir retorik hamle olmadığını, tam tersine beyin ve tarih arasındaki bağı ortaya serdiğini söylüyor; sadece beynin bir tarihi yoktur, beyin bu tarihin ta kendisidir. Beynin tarihselliği üzerine (ki bu tarihsellik hem evrimin üst üste binen katmanlarının bir tarihini hem de tek bir bireyin tarihinin kendisini içermektedir) çalışmak için beyin ve bilincin aynı şey olup olmadığı sorusunun yer aldığı toprakları geride bırakıp, Malabou’nun önerdiği gibi, Beynimizle ne yapmalıyız? diye sorabiliriz. Bir bağlamda henüz nörobilimin yeni dünyasının eşiğindeyiz ve buna yabancıyız, kim olduğumuzla ve içimizde ne olduğuyla ilgili bir fikrimiz yok. Bu “dünyalar”a eklenecek yeni bir “dünya” olabilir. İşte, beyni tarihle eklemleyen ve dolayısıyla beynin tarihselleştirilmesine olanak veren kavramlardan birisi plastisitedir. Ama bizler büyük ölçüde hala değişmez bir beyin ve doğuştan genetik olarak belirlenmiş bir “insan doğası” fikrine inanmaya devam ediyoruz maalesef.

Psikanalizin, Freud’dan bu yana, insan yavrusunun dünyaya erken gelmesi sonucunda çevresel (bakım verenlerle ilgili, toplumsal, dilsel, ideolojik vb.) etkenlerle bir alışveriş içinde oluştuğu yönündeki iddiası insan merkezi sinir sisteminin plastik olduğu iddiasıyla uyumludur. Bu arkaplan göz önünde tutulduğunda, her bir bireyde ve tür olarak insanda yetiştirilmenin doğa karşısında göreceli bir üstünlük elde ettiği söylenebilir, ama kuşkusuz bu üstünlük “son kertede” belirlenime tabi bir olgudur, yani bunun bir diyalektiği vardır. Bu nedenle insan öznesi belirlenimle özgürlüğün arasına yerleşmiştir ya da başka bir ifadeyle özne belirlenimin kesintiye uğradığı, başarısız olduğu yerde ortaya çıkar. Bu sınır aynı zamanda hayvan ve insan arasındaki farklardan birini de oluşturmaktadır, hayvan için belirlenim ve özgürlük (ya da özgür irade) belirlenimin ağır bastığı bir konfigürasyondadır, hatta bu anlamda hayvanlarda bir özgür iradenin olup olamayacağı sorusu bile tartışılabilir.

Catherine Malabou, Ontology of the Accident’da “şeylerin alışıldık seyri içinde, hayatların aynı nehirler gibi kendi yollarında gittiklerini”[3] söyledikten sonra ciddi travmalarda olduğu gibi bu yolun birdenbire bozulduğunu, beklenmedik bir persona ortaya çıktığını ve bu yeni kişinin eskisiyle birlikte yaşamaya başladığını belirtir. Bu yeni persona, psikanalizin benlik ya da özne dediğinden kökten şekilde farklıdır; Alzheimer demansı ya da depresyon kişiyi toplumsal bağların dışına sürükler ama burada söz konusu olan dışarıda kalma hali psikotiğin ya da sapkının Simgesel’in, Yasa’nın dışında kalmasından farklıdır ve bu yeni durum psikanaliz tarafından büyük ölçüde teorize edilmeden kalmıştır. O halde beynin (bir tümör, bir beyin kanaması ya da başka herhangi bir lezyon nedeniyle) travmatize olması öznenin toplumsal olanla ilişkisini kökten biçimde yeniden tanımlama gerekliliğini ortaya koymaktadır. Depresyonda bu durum –en azından teorik olarak- geri dönüşlü iken, Alzheimer’da kalıcıdır. Öznenin ve beynin tarihselliği beynin maddi yapısının tarihselleştirilemez çekirdeğine çarparak dağılır. Bu durumu tanımlamak için Adrian Johnston’un kelime oyunu yaparak corporeal’i corpo-Real diye yazmasını ödünç alabiliriz, bedensel olan bedensel-Gerçek olandır, bir başka ifadeyle bedensel Simgesel’in işlemediği, çöktüğü, tökezlediği anda ortaya çıkar. Alzheimerlı tarih ve toplum dışıdır, kendisini oluşturan kimliğin uçuculuğu gözler önündedir, o halde öznel kimlik dediğimiz olgu beynin corpo-Real’ine sıkı sıkıya bağlıdır. Beynin ya da daha geniş bir ifadeyle insan merkezi sinir sisteminin bizatihi kendisi tarihsellik, plastisite bir yanda olmak üzere bu tarihe ve plastikliğe aşkın bir bedensel-Gerçek’in içindedir, bunların arasındadır. Öznel kimlik maddi olanın zemininde sıkıca durmaya, konsolide olmaya çalışırken travmanın etkisi onu bu kimliği tutarlı bir bütün olarak elde tutmaktan alıkoyar. Bu anlayış çizgisi uyarınca psikanalitik özne kavramının ta en başından beri bilinç ve bilinçdışı arasında bölünmüş olması öznenin üzeri çizili statüsünü bir kez daha vurgular. İşte, özne bedensel-Gerçek ve Simgesel arasında bölünmüş bu varlıktan başka bir şey değildir; özne en başından beri tutarlı olmak için tutunduğu görüntüyü –yani İmgesel’i-, ayna evresinde bir vaat olarak sunulan Gestalt’ı öyle ya da böyle benimsemek zorundadır. O halde ayna evresi sanki önceden tutarlı bir bütünlük olduğunu algılayan bir özne ile başlamaz, bu mantıksal an başından itibaren bir yanlış tanımaya dayanmaktadır demek yeterli değildir, bunun yerine bu evrenin ontolojik olarak zorunlu olduğunu söylemek daha evladır. Özne yanlış tanımayı tanıyabilecek bir bütünlüğe asla erişemez, o yanlış tanıma içinde vardır, yanlış tanıma onu kurar. Öte yandan tekrar teslim etmek gerekir ki, psikanaliz nörolojik hasarı kendi kavramsallaştırmasının içine katmak konusunda yeterli yolu katetmemiştir. Bu basit bir sorun olmanın ötesinde, psikanalizin aşkın bir materyalizmle ilişkisindeki bir boşluğu ifade etmektedir. Sizlere bu sayıda bir yazısını sunduğumuz Adrian Johnston’ın projesi bu boşluğu giderme çabası olarak anlaşılabilir; aşkın bir materyalizm psikanalizle birlikte nasıl ele alınabilir?

Adrian Johnston Beyin ve Özne Arasındaki Dürtü adlı yazısında temel olarak psikanalist François Ansermet ve nörobilimci Pierre Magistretti’nin Anglo-Sakson nöro-psikanalizinden farklı bir nöro-psikanaliz inşa etme projelerinin bir eleştirisini sunuyor. Johnston, bir taraftan bu ikiliyle ortak yanlarını yeri geldikçe vurgularken, öte yandan onların çalışmalarında eksik olan felsefi arka planı gözler önüne seriyor. Johnston, Ansermet ve Magistretti ile ortaklaştıkları temel meselenin maddileşmiş libidinal ekonomilerden nasıl olup da denatüralize öznelerin ortaya çıktığı sorusu olduğunu belirtiyor. Ansermet ve Magistretti’yi Solms, Damasio, Le Doux, Stanovich, Varela ve Linden gibi nörobilimcilerin iddialarıyla birlikte ele alarak onların kuramında eksik olan öğeleri sıralıyor.

Catherine Malabou ise Hayalet Uzuvlar ve Plastisite: Merleau-Ponty ve Güncel Nörobiyoloji adlı yazısında Fransız filozof Merleau-Ponty’nin çalışması üzerinden insan olarak dünyadaki oluşumuzun fenomenolojik ve biyolojik kesişimini konu ediniyor. Malabou’ya göre, Merleau-Ponty, felsefe açısından nörobiyolojik keşifleri göz önünde bulundurmanın önemine işaret etmesi nedeniyle ayrıcalıklı bir yer işgal etmektedir. Onun Algının Fenomenolojisi adlı kitabı bu yüzden eşsiz bir konumdadır. Malabou yazısı boyunca “anlam” sözcüğünün felsefi-fenomenolojik ve nörobiyolojik tanımlarını tartışıyor ve Merleau-Ponty’nin tanımlamalarıyla nörobiyolojininkiler arasında bir geçişkenlik, bir diyalog olabileceğini öne sürüyor. Ve Malabou yazısında iki disiplinin “anlam” sözcüğünün etrafındaki karşılaşmasını hayalet uzuv ve anosognozi fenomenleri üzerinden ele alıyor. Malabou, öznel kimlik, beyin, plastisite gibi kavramları siyasal ve tarihsel bağlamlarda tartışırken biyolojinin kendisinin siyasal ve tarihselle iç içe geçişinin olası bir yeni formülünü de sunmuş oluyor.

Saffet Murat Tura, Bülent Somay, Hakan Gürvit ve benim gerçekleştirdiğimiz, Psikanaliz, felsefe ve nörobilim arasında bir diyalog mümkün mü? adlı söyleşide her bir katılımcı kendi açısından psikanaliz, nörobilim ve felsefe arasındaki tartışmaları özetleyip bir konum alırken, aslında taraf olduğu, karşı olduğu ve ileride umut ettiği felsefi-psikanalitik-nörobilimsel konumları da belirtiyor. Aslına bakılırsa okuyacağınız söyleşi, adı geçen bu üç alanla alakalı tartışmanın hayret verici genişliğini de gözler önüne sermektedir. Felsefe, psikanaliz ve nörobilim, her biri hem kendi içinde hem de diğer alanlarla ilişkisi bakımından, tabiri caizse bütün düşünce evrenini kapsayabilecek bir potansiyel “olay” olarak ortaya çıkmakta ve olası “dünyalar”a işaret etmektedir. Tabii ki tek bir söyleşi bütün bir tartışma alanını kapsayamaz, ama en azından bir başlangıç oluşturabilir.

  1. Erkan Korkmaz, İnsan Zihni Hesaplanabilir mi? isimli yazısında bilinç, öznellik, özgür irade ve benlik gibi bir çok alanın kesişiminde yer alan ve ileride bir senteze ulaşılması umut edilen bütün bu tartışmaları yapay zekâ ve bilgisayar bilimleri açısından ele alıyor. Korkmaz yazısında kullandığı temel kavramları tanımladıktan ve bunlarla ilgili belli başlı etimolojik tartışmaları aktardıktan sonra teknolojik olarak en karmaşığından en basitine bütün bilgisayarların Turing makinesi denilen çok basit bir modele indirgenebileceğini belirtiyor; Turing makinesi en karmaşık bilgisayarların yapabileceği işlemleri yapabilen bir makine. Yazının devamında zihnin işlevlerinin beynin fiziksel aktivitesine indirgenemeyeceğine yönelik önemli bir argüman öne sürülüyor; ama hemen ardından buna Zihin Felsefesi’nin düştüğü şerh belirtiliyor, yani bu indirgemenin mümkün olmamasının insanın kendi zihni üzerine yaptığı bir gözlemden oluşuyor olması. Korkmaz, bu gözlem verisinin yetersizliğinin nörobilimin bulguları ile aşılabileceğini söylüyor ancak orada da öznellik ve benlikle ilgili henüz doyurucu bir açıklama bulamıyoruz. Korkmaz, beyin ve zihin arasında tam da Žižekçi bir “yarık” olduğunu, meselenin bir tarafından bakınca bir şey, diğer tarafından bakınca başka bir şey göründüğünü ve ikisini uzlaştırmanın kolay olmadığını belirtiyor.

Bu sayıda bize yazılarıyla katkıda bulunan ve entelektüel dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergileyen Catherine Malabou ve Adrian Johnston’a sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Bu dayanışma sayesinde, Malabou ve Johnston, bizlere trans-nasyonel bir entelektüel dilin geliştirilmesinin ve bunun politik sonuçlarının neler olabileceğinin ipuçlarını sundular. Etnik ve mezhepsel çatışmaların tehdit edici alevleri hemen yanıbaşımıza kadar gelmişken başka dünyaları düşünebilmenin ve onun için çaba gösterebilmenin eski usül enternasyonalist dayanışmayı içeren ve onu aşan bir trans-nasyonalist tutumla mümkün olabileceğini görüyoruz.

Adrian Johnston’un metninin Türkçeye çevrilmesindeki katkılarından ve önerilerinden dolayı Deniz Arduman, Hakan Gürvit, Erkan Kalem, Bülent Somay ve Yavuz Erten’e kişisel teşekkürlerimi iletmeyi borç biliyorum. Böylesine zorlu bir metni, henüz bu tartışmaların çoğu dilimizde yapılmamışken ve çoğu kavramın ne kelime olarak ne de bir bağlam içinde karşılığı yokken, bu çeviriyi yapmak onların dayanışması olmadan çok daha zor olurdu.

[1] Kandel, E. (2001). The molecular biology of memory storage. A dialogue between genes and synapses. Science 294:1030-38.

[2] Ansermet, F., Magistretti, P. (2007). Biology of Freedom: Neural Plasticity, Experience, and the Unconscious, (S. Fairfield, Çev.). New York: Other Press, s. XIII.

[3] Malabou, C. (2013). Ontology of the Accident. (C. Shread, Çev.). Cambridge, UK ve Malden, MA: Polity Press, s. 1.