
Bruce Fink, ben de dahil pek çok klinisyeni derinden etkilemiş bir yazar. Biraz kişisel bir açıklama vermem gerekiyor: Onun kitabıyla -A Clinical Introduction to Lacanian Psychoanalysis ile- 2004 yılında Boston’da bir kitapçıda raflar arasında gezinirken karşılaştım. O güne değin onun adını duymamıştım. Kitabı alıp şöyle bir sayfalarını karıştırdım, sonra bir masaya oturdum ve okumaya başladım. Bruce Fink’te mesleki olarak yolumu aydınlatan bir rehber buldum. Ve bunu başkalarına da aktarma isteği oluştu içimde. Gündelik mesleki pratiğimizin bir parçası olarak biz psikiyatristler pek çok vakayla karşılaşıyorduk, bazen de boğuşuyorduk onlarla. Aslında benim Bruce Fink’in kitabıyla kişisel olarak karşılaşmam, tam da klinik tatminsizliğin içinde oluştuğu ortama bir tepkiyi de yansıtıyordu. Adı üstünde bu bir “Introduction”dı ve Fink kitabın hemen başında daha fazlasını yapmak için bir tutam Lacan’la bizi karşılaştırdığını söylüyordu. Artık klinik tutarlılık mı dersiniz, alçakgönüllü bir sağlamlık mı dersiniz ne derseniz deyin benim için bu karşılaşma Pandora’nın kutusunu açmıştı. Bundan böyle onunla karşılaşmamış gibi yapamazdım. Yeni çıkan bu iki ciltlik Anlamaya Karşı antolojisi ise Bruce Fink’in neredeyse kırk yıla yaklaşan süredir devam ettiği yolcuğunu bize gösteriyor. Bu yol onun klinik deneyiminden olduğu kadar, hepimizin yaşadığı zorlukların içinden de geçen bir ırmak gibi. Ben buna “Bruce Fink Irmağı” diyorum. Bu uzun ve dolambaçlı ırmak ABD’den başlayıp Fransa’da yeni kollarla besleniyor ve ülkemize kadar kollarını uzatıyor. Kitabın içinde her zaman olduğu gibi derin teorik tartışmalar var, bunun yanında pek çok vaka da var, Lacancı klinik uygulamanın ne kadar derinlere gittiğine ilişkin ikna edici örneklerle dolu. Foucault üzerine tartışmalardan tutun da, psikanalitik çevirilerin niteliğine, çeşitli kuramcılarla girilen polemiklerden, Lacan’ın aşk üzerine olan görüşlerine pek çok farklı durakta inebilirsiniz. Ya da bu ırmağa girip siz de yüzebilirsiniz.








