Çocuklara ne oldu?
Özgür Öğütcen
Son yıllarda İnstagram üzerindeki videoların özel bir alt türüne çok sık rastlanıyor; bu tür, anne babaların –özellikle de annelerin– çocuk bakımından ne kadar yorulduklarına hasredilmiş durumda. Mizahi bir dille anlatılan çocuk bakımı dertleri arasında en sık rastlananlar yorgunluk, tükenmişlik, kendine ait bir alanın kalmaması, destek olacak kimsenin yokluğu, kocaların anlayışsızlığı, erkek çocuk kız çocuk kıyaslamaları, uykusuzluk vb. gibi konular. Genelde otuzlu yaşlarının üzerinde olan anneler uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düşmüş halde resmediyorlar kendilerini. Hem ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenmek hem de maddi nedenlerle zorunlu olarak kendi işlerine devam etmek zorunda olan anneler bu konuda en çok zorlananlar. Çocuk bakımının tarzının değişmesiyle birlikte çocuk her şeyin merkezi haline geldi, belki de son 30-40 yılın meselesi bu. Çocuk hem kırılgan, travmatize olabilir bir varlık olarak kabul ediliyor hem de ondan kendisinden beklenenler konusunda anlayışlı olması isteniyor. Aslında tam da bu noktada çocuğu hem rasyonel bir figür olarak görmekle aynı zamanda onu ıslah edilmesi gereken bir tür vahşi hayvan olarak görmek arasında bir bölünme var. Bu en iyi çocuğa duyulan öfkede açığa çıkıyor, yukarıda bahsedilen videolar her ne kadar mizahi olsa da çocuklara yönelik şiddetli bir öfkenin izlerini de taşıyor. Çocuklara kızmanın ayıplandığı bir çağda, onlara yönelik şiddet dolu fikirlere sahip olmak asla kabul edilemeyecek bir şey olarak görülüyor. Çocuklar ise kendilerini durduracak bu sınırı bulabilmek için yaptıklarının dozunu giderek artırmak zorunda kalıyorlar. Her şeye anlayış göstermenin anne babalığın en doğru yolu olduğu konusundaki fikrin ardında psikanalizin bir türünün de suç ortaklığı olabilir; çünkü psikanalizin belli türleri çok uzun süreler boyunca çocuklarda ortaya çıkan psikopatolojiler konusunda anne babaların suçlamayı gelenek haline getirdiler, bu da haliyle anne babalarda bir geri durmaya yol açtı. Şu anda yaşanan ise geniş boyutlu bir krizin çeşitli parçalarından oluşuyor.
Annelerin, “Bakın ne kadar yorgunum” diye sızlanmaları kesinlikle gerçek olmakla birlikte, buna karşı ne yapacakları konusunda silahsızlanmış olmalarını da gündeme getiriyor. İşleri “mükemmel” bir biçimde sürdürme konusunda popüler öneriler hiçbir işe yaramıyor; üstelik çoğu zaman bu öneriler birbiriyle de çelişiyor. Bir “uzman”ın “çocuğunuzu rahat bırakın özgürce yaşasın” dediği yerde, diğer bir “uzman” “çocukların sınırlara ihtiyacı var” diyebiliyor. Bu durum anne babaların işlerini kolaylaştırmak şöyle dursun, onları daha da kesin önerilerde bulunan eğitimci tarzı “terapistler”e doğru ittiriyor ve bu alan sanki bir eğitim meselesi gibi ele alınıyor gitgide. Bu şaşırtıcı değil, çünkü eğitim teorisi ya da teorileri, psikanalizin önerilerine göre çok daha kesin şeyler önerebiliyor, hatta psikanalizin öneride bulunmasından bahsetmek bile her zaman geçerli bir yöntemden bahsetmek anlamına gelmiyor.
Yorgunluk, çocuk bakımında toplumsal desteğin azlığıyla el ele gidiyor; devlet ya da yerel otoriteler bu alanda ne kadar çok yatırım yaparsa sorunun pratik boyutu konusunda olumlu bir etki yapmış olurlar. Ama sorunu sadece bu noktaya kısıtlamak ve çözümü sadece bu alanda aramak çocukluk ve ebeveynliğin değişen anlamını anlamamızı zorlaştıracaktır. Özellikle kadınların, hem evde hem işte çalışmak zorunda olmaları ve üstüne üstlük çocuk bakımının bütün gündelik ince ayrıntılarını (örneğin çocuğun ne giyeceğinden ne yiyeceğine kadar) üstlenmek zorunda kalmaları onları daha da zora sokuyor. Bu noktadaki başka bir serzeniş ise, bu yüklerin altında ezildiklerinin görülmesini, duyulmasını istemelerinde yankılanıyor. Peki bundan yüz yıl önce, iki yüz yıl önce kadınların yükü daha mı azdı diye sorulabilir? Muhtemelen hayır, çünkü o zamanlar kadınlar üst üste pek çok doğum yapıyor ve yaşları yakın pek çok çocuğa aynı anda bakmak zorunda kalıyorlardı. Üstüne üstlük bu art arda doğumların kadınların bedenleri üzerinde yarattığı yıkım da cabası.
Bugün pek çok genç çocuk sahibi olmak istemediğini açıkça dile getiriyor. Bunun nedenleri arasında böyle bir dünyaya çocuk getirmek istememek en başta gelenlerden birisi: iklim krizi, güvencesiz çalışma koşulları, çocuk bakımının zorlukları, toplumsal desteğin yokluğu ya da giderek azalması başlıca nedenler arasında sayılabilir. Bunun yanında çocuk sahibi olmak için gereken talebin de azaldığını söylemek gerekiyor. Bu talep, peşinde bir arzunun olduğu güçlü bir isteği ifade ediyordu. Çok değil, bundan 20-30 yıl önce, özellikle bazı erkekler kendi soyadlarının devam etmesini önemsiyorlardı, bu ad aktarımı onlar için bir değer ifade ediyordu. Babalık sadece genlerin/DNA’nın aktarıldığı bir progenitörlük (DNA sağlayıcılığı) olarak görülmüyordu; onun içinde bir soy zinciri çerçevesinde aktarılan sembolik bir şeyler vardı. Baba ya da anne olmak bir seçim olmaktan ziyade zaten öyle olan, kendiliğinden gerçekleşen bir tür hayat yolu gibiydi. Tür olarak insanın ve süreklilik olarak ailenin soyadının birbirine bağlandığı otomatik bir süreç yaşanıyordu. Kuşkusuz bu tür bir geçiş de kendi içinde baskıcılığı, otoritenin itaat beklentisini ve sorgulamadan kabullenmeyi barındırıyordu. Bugün yaşadığımız ise bu türden baskıcı bir otoritenin varlığı konusunda ciddi şüphelerin olması. Öte yandan şiddet uygulamaya meyilli, yok edici ve yasaya kendisi riayet etmeyen yeni türde “otoriteler”in ortaya çıkışı da bu sürecin başka bir yönünü teşkil ediyor. Bu yeni türdeki “otoriteler”, bir zamanlar Freud’un bahsettiği ilk baba gibi, kendileri için neyi uygun görüyorlarsa onu hayata geçirmek konusunda çok istekliler ama diğerlerine bir şey koklatmadan. Bu iki tür otorite arasında ayrım yapmak gerekli görünüyor. Bunu en iyi babadan duyulan korku üzerinden örnekleyebiliriz: Bir çocuk babasından en temelde iki şekilde korkabilir, ilki, eğer bir şey yaparsa babasının bunu hoşgörmeyeceğini, kabul etmeyeceğini düşünerek onun temsil ettiği Yasa’dan çekinmesinde ortaya çıkan korkudur. Bu korku büyük ölçüde düzenleyici ve yatıştırıcıdır, ki çocuklar böyle bir şeye gereksinim duyarlar. İkinci korku ise psikanalist Jacques Lacan’ın Gerçek diye adlandırdığı karanlık düzeye gönderme yapar: Bu düzeydeki korkuda ise baba, bilinemez, kestirilemez, anlamlandırılamaz bir uçurum gibidir ve çocuğu Yasa’ya dair olarak değil ama onun varlığı açısından tehdit eder. Bu türde bir korku ile ilk türde bir korku, tabii ki çoğu zaman birbiriyle iç içe geçer ve ikisini birbirinden ayırmak o kadar da kolay değildir. Ama çocuğun özellikle ilk türde bir korkuya ihtiyaç duyması, onun kendi arzusunun sınırları olduğu konusunda, önüne set çekilmesi için gereklidir. Yoksa arzu, sınırsız bir dehşet içinde savrulup durur. Çocuğun önündeki zor görev, büyük muamma anne-babanın arzusunun yarattığı büyük soru işaretini biraz olsun yorumlayabilmesiyle alakalıdır. Eğer bu arzunun belli bir yorumuna ulaşabilirse, onun için dünyanın sınırsızlığı bir kesintiye uğrar ve bu da onu rahat ettirir. Bu olmaz ve kelimelerden bu arzunun yorumlanması için gereken desteği alamazsa eylemin içinde bunu arayacaktır.
İşte, “Çocuklara ne oldu?” sorusunun bir boyutu, çocukların eylemlerindeki artışa karşın sözlerindeki azalmayla ilgilidir. Anne babaların yorgun ve bitik hissetmelerinin önemli bir kaynağı, sözlerin çocuklara eskisi kadar etki etmemesi ve bunun sonucunda onları durdurabilmek için büyük çabalar sarf etmenin gerekmesi konusunda kaynağını buluyor. Çocukların “hiperaktif” ve “dağınık dikkatli” olmaları, söylenenleri dinlememeleri, sözlerle durmamaları toplumdaki devasa bir dönüşümü yansıtıyor. Aslına bakılırsa şimdiki çocuklar toplumlarımızın yapısının tamamını sorgulayan eleştirmenler olarak görülebilirler. Onlar anne-babalığı, sözün etkisini, otoritenin ne demek olduğunu, bilimin sunduğu çözümlerin geçerliliğini ve topluluk halinde yaşamanın ne anlama geldiğini sorguluyorlar. Freud’un zamanında histerik kadınlar toplumsal otoriteyi, erkekliği, bilgiyi, bilimi, hastaneleri, doktorları vb. sorguluyor ve onların iktidarla olan ilişkilerini mercek altına almanın yolunu açıyorlardı. Yüz elli yıl sonra çocuklar bu işi yapıyor ve bizi, kendimizi sorgulamaya doğru yönlendiriyorlar. Terapileri, uzmanları, bilim insanlarını, üniversiteleri, doktorları, ilaç şirketlerini ve bilumum otoriteleri kendilerine bir bakış atmaya çağırıyorlar. Ne oldu da bu noktaya gelindi? Önceden durum bugünkünden çok mu farklıydı? Arzuya, yaşama, anne babalığa, bilgiye ilişkin koordinatlarımız radikal biçimde bir dönüşüme uğradı mı?
Freud, anne babalığa ilişkin kendinden tavsiye isteyen ebeveynlere, “Hiçbir zaman iyi olmayacak” diye karşılık vermişti. Yani anne babalar ne yaparlarsa yapsınlar çocuklar her zaman anne babalarından –ya birinden ya da ikisinden birden– şikayet edecekler. Bunun başka bir yolu mümkün değildi Freud’a göre. Çünkü Freud açısından çocukların ana şikayeti gerçek hayatta yaşadıkları bir yoksunluk değil, onun kastrasyon adını verdiği şeydi. Gerçek hayatın yoksunlukları, fakirlik, bakım alamama, ebeveyn ölümü, savaşlar, ayrımcılığa ya da ırkçılığa maruz kalma, vb. her zaman vardı ama bütün bunlara psikanalizin yapacağı bir şey yoktu. Öte yandan, Freud’a hasta olarak başvuran hastaları şöyle bir düşününce, bu insanların hepsi varlıklı, üst sınıftan insanlardı ve hayatlarında maddi yoksunluk alt sınıfların maruz kaldığı kadar yoğun değildi. Bu şunu kanıtlıyordu: Para sahibi olmak, mülk sahibi olmak, üst sınıfa mensup olmak çatışmasız ve tatminle dolu bir hayatı getirmek şöyle dursun, bunlara sahip olmak hemen daima tersine yol açıyordu. Freud’un kastrasyon dediği şey ise zaten bu maddi yoksunluk düzeyinin ötesine gönderme yaptığı için maddi olarak bir şeylere sahip olunca ortadan kalkmıyordu. Son on yıllarda yaşanan dönüşüm ise, adına kastrasyon denen durumun yarattığı kaybın, kapitalizmin sunduğu mallarla geri döndürülebileceğini vaat ediyor. İnsanlar maddi olarak bir şeylere sahip olurlarsa mutlu, tatminli, haz dolu bir yaşam süreceklerine inandırılıyorlar ama sonuç bunun tam tersi oluyor. Bunun en iyi örneklerinden birisi çocukların oyuncak alma alışkanlıklarında görülebilir, yüzlerce oyuncakları olduğu halde bir tane daha istiyorlar ve sonra da ertesi gün bu yeni oyuncağı unutuyorlar. Anne babaların yorgunluğunun bir kaynağı burada olabilir, çocukların kapitalizm tarafından kışkırtılan maddi taleplerine hayır demek için epeyce bir enerji harcamaları gerekiyor. Sonuçta, vicdan azabıyla dolu “Çocuğumu bir şeylerden mahrum bıraktım mı?” sorusu ile “Onun istediği her şeyi almamalıyım!” fikri arasında eziyet edici bir bölünme yaşıyorlar. Onlara şunu hatırlatmak iyi olur: “Hiçbir zaman iyi olmayacak!”
Freud’un çağındaki sorun klasik baba ve toplum otoritesinin kısıtlayıcılığına karşı girişilecek bir mücadelenin etrafında düğümlenmişti. Toplum ve onun temsilcisi olan baba otoritesi, insanın dürtülerini baskılayarak onu kendi toplumsal amaçları için kullanıyor ama bu sırada olan bireye oluyor, o da kısıtlanmış, sakatlanmış, nevrozla dolu bir yaşama mahkûm hale geliyordu. İş böyle tanımlanınca, psikanalizin görevi de kendiliğinden bir biçimde anti-otoriter bir özgürlükçülük olarak ortaya çıkıyordu. Toplum çocuklarını susturup baskı altına alıyorsa, çözüm anti-otoriter bir yeni toplum inşa edilmesine destek olmaktı. Dönemin devrimci atmosferi Mayıs ‘68’e kadar böyle süregeldi. Artık zaman değişmiş, meydan okunan otoriteler konusunda kafa karışıklığı başlamıştı. Muhafazakarlıkla devrimcilik arasında salınan bir politik ortam, gençlerle yaşlılar arasına kalın çizgiler çekmişti. Psikanalist Jacques Lacan, tam da bu olaylar yaşanırken, öğrenci gençlerin “yeni bir efendi” aradıklarını söyleyerek, onların anti-otoriter özgürlükçü tutumlarına karşı şüphelerini dile getirmişti. O zamanın hararetli ortamı içinde Lacan’ın bu sözlerinin pek çok kulağa hiç de hoş gelmediğini kabul etmek gerekiyor. Mayıs ‘68’in anne babalık, aile ve otorite konusundaki fikirlerimizi kökten bir şekilde değiştirdiğini kabul etmeliyiz; artık aile kutsal bir şey olarak görülmüyorsa bunun ardında 68’in izlerini görebiliriz. Kadınların özgürleşmesi, anneliğe ve eşliğe sıkıştırılmaya karşı çıkmaları toplumsal pratiğin hemen her alanındaki bir sorgulamayla beraber ilerledi. Çocukluğun yeniden formüle edilmesi de bu döneme rastlıyor, çocuk artık rasyonel bir “birey” olarak görülmeye başladı, onun da kendi hakları vardı ve mümkünse onu bir şey yaptırmadan önce ikna etmek gerekiyordu. Kapitalist bireycilikle özgürlükçü politikanın bu tuhaf melezleşmesi anne babalık tarzlarını kökten biçimde değiştirdi. Bir taraftan da ailedeki insan sayısının azalması, akrabalarla bağların yok olmaya yüz tutması, büyük şehirlerde yaşayabilmek için hem anne hem babanın çalışmak zorunda olması gibi faktörler de eklendiğinde çocuk sahibi olmak daha tartışmalı hale geldi. Çocuk bir taraftan ailedeki en yüksek konumdaki kişi haline gelirken –ki bu önceden babaydı– bir taraftan da ona sahip olmanın gerekli ve zorunlu olup olmadığı tartışılır hale geldi, yani anne baba olmak konusundaki ambivalans/ikirciklilik gitgide arttı. Çocuğa ilişkin bu ikili tutum, çocuğun kendini içinde bulduğu atmosferi de şekillendirdi; zaten kastrasyon gibi Freudcu derin bir kayıpla baş etmeye çalışan çocuk, bir taraftan da ailenin arzu yörüngesindeki yerini bulmakta daha da zorlanır hale geldi. Çocuğun kendisine cevapları vermesini beklediği Öteki’nin –en başta da anne babasının– bu cevaplara sahip olmadığının ya da sahipse bile bu cevabın ikircikli doğasının altının çizilmesi, böyle bir Öteki’nin ne işe yaradığının sorgulanmasına yol açıyor. Eğer o, eski usul bir otorite değilse, eğer Yasa’yı söyleyemiyorsa, eğer sözleri etki etmiyorsa ve çocuğa yardımcı olmuyorsa, ortada dayanak alınabilecek ne var?
Bu son bağlamda bizi son yıllarda bu alanda yaşananlara getiriyor. Lacan’ın başka bir öngörüsü de, eğer babanın yerine Yasa ile arzuyu birbirine düğümleyebilecek başka bir şey olmazsa deliliğin artacağı yönündeydi. Bugün bunu yaşayıp yaşamadığımızı ileride daha net göreceğiz. Ama şurası kesin ki, anne babalık alanında ortaya çıkan sorunlar çok daha geniş bir alandaki sorunların sadece bir parçası. Herkesin delirdiğini ileri süremeyeceğimize göre, başka bir şey söylemek zorundayız. Belki herkes deli olmuyor ama sözlerin etkisinin azaldığı bu ortamda, bilgi, yasa, ebeveynlik, bilim, otorite, doktorlar, terapistler, ilaçlar, hepsi birden sorgulanıyor. Çocuğun, eskiden histeriğin olduğu konumda olduğu fikrinin esinini Fransız psikanalist Alain Vanier’nin bir yazısından aldım ve bu esinle bu soruları ortaya attım.
Peki ne yapmalı? Bu soruya Freud’un, Uygarlığın Huzursuzluğu’nda mutlu olmak için ne yapmak gerektiği sorulduğunda verdiği yanıtla yanıt vereceğim: “Mutluluğun genel, herkes için gerekli bir formülü yoktur. Herkes kendi mutluluk yolunu kendi bulmalıdır.” Anne babalığın da bütün anne babalar için doğru olan bir biçimi yoktur, herkes kendi anne babalık yapma tarzını kendi aile tarihinden, fantazilerinden, kayıplarından ve umutlarından kazıp çıkarmak zorundadır. Üzgünüm bunun kolay bir yolu yok. Anna babalar biliyoruz çok yoruluyorsunuz, özellikle anneler hem işte hem evde çalışıyorlar, sesinizi duyan bir Öteki’ne her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Yorum bırakın