Ara

Özgür Öğütcen

Psikanalist, Psikiyatrist

Kategori

Genel

Yeni yazı: Bedenin Muammaları

BEDENİN MUAMMALARI*

 

“Sekkusu shinai shokogun” (“Celibacy Syndrome”)

 

Batılı büyük liberal gazeteleri çok seviyorum, örneğin The Guardian’ı. Çünkü bu tür gazeteler bize dünyada yolunda gitmeyen şeyler hakkında fikir vermekle kalmıyorlar, aynı zamanda dünyanın nasıl ortak bir kadere doğru ilerlediğini de çok iyi gösteriyorlar. Doğrusunu isterseniz ek bir faydaları daha var; psikanaliz metinlerinde pek de bulamayacağınız kadar yoğun biçimde psikanalizin öteden beri temel soruları olmuş konularla ilgileniyorlar: aşk, arzu, çift olma, evlilik, yalnızlık, mutsuzluk, depresyon, melankoli, doğum oranları, intihar, umutsuzluk vs vs. Ben bu tür gazeteleri çağın ruhunun belgeleyicileri olarak görüyorum.   

 

Ve bu gazetelerde yer alan haberleri okuduğumda Japonya ile ilgili haberler hep dikkatimi çekiyor öteden beri. Çünkü temelde belli konular etrafında kümeleniyor bu haberler: libido kaybı, cinsellikten vazgeçme, robot sevgililer, sarılma seanslarının yapıldığı barlar, ailesiyle yaşayan ev ergenleri… 

 

Bu yüzden size bugün ilk olarak Japonya’dan bahsedeceğim. Japonya’dan bahsetmemin nedeni gelişmiş ülkelerden başlayan bir kaderi, diğer ülkelere de doğru yayılan ortak geleceğimizi temsil ettiğini düşündüğüm için. Japonya’da olup bitenler bizim deneyimimize o kadar da uzak olmadığından gelecekte ne olup biteceğini belki bu ülkede olup bitenlere bakarak anlamlandırabiliriz. 

 

Gençlerin popa, film yıldızlarına ve diğer şeylere kafayı takması Japonya’ya mı özgü? Ya da internette ‘aşık olmak’? Japonya bir açıdan kendine özgü yönleri çok yoğun olan bir ülke, ama öte yandan aşağıda aktaracağım olgular, değişen ölçülerde pek çok yerde geçerli olabilecek şeyler. Japonya’nın topyekûn libido kaybı yaşayan bir ülke olarak tanımlanması; gençlerdeki romantik ilişkilere ilgisizliğin yoğunluğu; doğum oranlarının aşırı düşüklüğü; ailesiyle yaşayan ileri yaştaki kişilerin çokluğu; bekarlığa övgü; ve daha pek çok durum bu özgünlüğü pekiştiriyor. Bütün bunlar Japonya’yı sanki diğer ülkelerden radikal biçimde farklıymış gibi görmeye sevk ediyor bizi. Oysa ABD, İngiltere, Almanya, Güney Kore vd. gibi ülkelerde yapılan araştırmalar farklılıktan ziyade ortak noktalara dikkat çekiyor. Bu ortak noktalar karşı cinse duyulan istek, aile kurma, çocuk sahibi olma, yalnız yaşama, cinsel ilişkiye girme gibi alanlarda yoğunlaşıyor. Aslında ortaya çıkan manzara, tarihten ve dünyadan kopuk bir Japonya anlatısının yerine, Japonya’yı dünyanın gideceği yönü az çok işaret eden bir tür öncü gibi görmenin daha yerinde bir tutum olabileceği yönünde.

 

2013 yılında The Guardian gazetesinde yayınlanan bir habere göre (20 Ekim 2013) genç kadınların %45’i ve genç erkeklerin en az %25’i ilişki istemediğini belirtiyor. Bu durumun ortaya koyduğu mesaj açık: “Benden uzak dur!” Japonya’da bu durumu adlandırmak için “sekkusu shinai shokogun”deniyor, yani “bekarlık sendromu.” Bu genç insanlar hem ilişkiye girmeyi reddediyorlar hem de evlenmeyi ve dolayısıyla çocuk sahibi olmayı da. Geleneksel olarak bildiğimiz kadın-erkek ilişkisinden arınmış, bir tür ilişkisizlik durumunu sürdürmek istiyorlar. Haliyle bunun ima ettiği bir sonuç ise evliliğin çok arzu edilir bir şey olmaması; kadınlar arasında evlilik için yaygın olarak kullanılan eski bir tanımlama var: “Evlilik kadının mezarıdır”, bugün ise şöyle deniyor, “Evlilik kadının kariyerinin mezarıdır.” Lacan 1974 yılında, şöyle dediğinde bugünleri öngörüyor gibiydi: “kapitalizm, onun çıkış noktası buydu: seksten kurtulmak”(Lacan, 1974, s. 34).

 

Okumaya devam et “Yeni yazı: Bedenin Muammaları”

Axis Atölyeleri

Bruce Fink İstanbul’a geliyor!

Önde gelen Lacancı psikanalistlerden ve Lacan’ın pek çok seminerini İngilizceye çeviren Bruce Fink 24-25 Mayıs 2025 tarihinde “Desire and Its Configurations” başlıklı iki günlük kapsamlı bir çalışma için Axis Yayınları’nın davetlisi olarak İstanbul’a geliyor. Programın ve yapılacak çalışmaların ayrıntıları yakında duyurulacaktır.

Yeni kitap

Lacan Sempozyumu 2024

SÖKÜLÜP TAKILABİLEN PARÇALAR VE DE-SÜBLİMASYON

ÖMER KOÇ KOLEKSİYONU ÜZERİNE

I

Ömer Koç’un Arter’de sergilenen koleksiyonunu görünce aklıma gelen ilk sanatçı ORLAN oldu, onun de-süblime edici yönü, bu koleksiyonu da baştan aşağı kat ediyor diye düşünmeden edemiyor insan. Aralarındaki bu benzerlik, sadece “yüce olan”a ilişkin önceki burjuva uzlaşmasına karşı çıkmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda bu karşı çıkışın kendisinin de sınırlı olduğunu gösteriyor. Bu tür döngüsellikleri başka birçok yerde, belki çok ilgisiz gelebilir ama, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde görmek mümkün. Bu durumun olağan sayılabilecek bir sonucu, çok yakın zamanlara, hatta 20-30 yıl öncesine kadar gelebilmiş modern-modern olmayan ayrımının, bu son dönemde neoliberalizmin kapsamlı yıkıcılığıyla alaşağı edilmiş olması. Bu durum, sanat alanında, belki yine beklenebilir bir şekilde, sanat olan-olmayan, eser/iş-dekorasyon/tasarım ürünü, çerçeve-yer gibi ikili ayrımlara dair tartışmaların artmasına yol açtı. Buradaki mesele bir “hakikilik” meselesi değil, ama daha çok de-süblime edici etkinin artık dayanılmaz hale gelmiş olmasına karşı bir muhasebeye girişme çabası olarak görülebilir. Elde avuçta korunabilecek ne varsa, sanatın açık tuttuğu alanda ne varsa, bunu savunmanın yolu, sanki sanat-değilmiş gibi yapan, bir tür as-if kategorisine sıçrayan, savunmacı bir tutum oldu. Bu aslında neoliberalizmin son otuz kırk yılına damgasını vuran ve aşırı finansallaşma koşulları altında “yüce olan” ne varsa berhava edip yoluna gitmesine karşı bir duruşu temsil ediyor. Zaten ölü olan bir şeyi öldürmenin imkansızlığı diyebiliriz buna.

Neden insanlar kapitalizmin alternatifsiz olduğuna inanıyorlar? Kapitalizm çoğumuza sanki bir doğa olayıymış gibi geliyor, aynı gezegenlerin, ayın, güneşin var olduğu gibi. Oysa mesele bu kadar basit değil. Kapitalizm tarihsel olarak şunun şurasında 300-400 yıldır var ve yerini aldığı feodalizmden çok daha fazla zarar verdi. Bir taraftan doğayı yok olmanın eşiğine getirdi, diğer taraftan insanlar arasında devasa eşitsizlikler yarattı. Ama biz ona “inanmaya” devam ediyoruz. İşte tam da bu noktada, kapitalizmin arzumuzla, bilinçdışımızla ve umutlarımızla ilişkisini sorgulamak iyi olabilir. Bizi kendimize bile inanmaktan alıkoyan, bu vaat bombardımanı neyin nesi? Bitmez tükenmez savaşlar, doğanın ve insanların sömürülmesi, umutsuzluk, yalnızlık, depresyon… Kaderimiz çoktan çizilmiş ve kapanmış durumda mı? İşte bu etkinlikte, Todd McGowan’ın kitabından hareketle bütün bunları konuşacağız.

Yeni kitap: “Freud’a Klinik Bir Giriş” Bruce Fink

Pek çok önyargıyla yaklaşılan ya da yanlış anlaşılmaya pekâlâ müsait olduğu için genellikle göz ardı edilen Freud, klinik uygulamalar için bugün hâlâ yaygın olarak kullanılan sayısız teknik ortaya koymuştur. Tuhaftır ama, Freud'un çalışmalarına, öğrencilerin ve profesyonellerin günlük yaşamlarında ve kariyerlerinde kullanabilecekleri klinik bir giriş hiç yapılmamıştı. Ta ki şimdiye kadar! 

Freud'un doğrudan bilinçdışına yönelmek için geliştirdiği tekniklere odaklanan bu kitap, bu teknikleri bugün nasıl kullanabileceğimizi ve hatta belki de nasıl geliştirebileceğimizi gösteriyor. Kendilerini “Freudcu” olarak görmeseler bile, her türden terapiste fayda sağlayacak sayısız teknik uygulama içeriyor bu kitap. 

Lacan üzerine incelikli uzmanlığını çeşitli edebi, sanatsal ve düşünsel referansla harmanlayan Bruce Fink'in zarif üslubu, Freud'u her türden klinisyen için keskin bir odak noktasına haline getiriyor. Açık fikirli bir şekilde, "Bu yaklaşım klinik çalışmalarımda daha önce görmediğim bir şeyi görmemi sağlıyor mu?" diye soran okurlar bu kitapta birçok yeni içgörü bulacaklar. 

“Bu kitaba kadar, klinisyenler için İngilizcede Freud'a titiz bir giriş kitabı hiç yazılmamıştı. Bruce Fink sadece konuşma terapisi yapanlar için mükemmel bir rehber yazmakla kalmamış, seans odasındaki günlük yaşamın bir tür psikopatolojisini üretmeyi de başarmış. Buradaki teorik açıklamalar, her klinisyenin günlük pratiğinde yankı uyandıracak örneklerle birleşerek Freud'un günümüzde hâlâ geçerli olduğunu sahiden ikna edici bir dille ortaya koyuyor. Freud'un cömert olduğu kadar eleştirel de bir okuru olan ve hamasetten kaçınan Fink’in bu çalışmasını sadece klinisyenlere değil, Freudcu teori ve pratiğe genel bir giriş yapmak isteyen herkese tavsiye ederim.”
Darian Leader

Yeni kitap: “Özgürlüğün Biyolojisi: Nöroplastisite, Deneyim ve Bilinçdışı”

Özgürlüğün Biyolojisi nörobilimler ile psikanaliz arasında kurulmaya çok ihtiyaç duyulan köprüyü inşa etme yönünde çığır açıcı bir çalışma. 

Freud, nörobilimlerin gelecekte bir noktada psikanaliz teorilerine destek sunacağını umuyordu: Sonuçta her iki disiplin de deneyimin zihinde izler bıraktığı konusunda hemfikir. Ancak bugün bile, yirmi birinci yüzyılın üçüncü on yılında, çok sayıda bilim insanı ve psikanalist, her iki tarafın da bu izlerin kökeni ve doğası konusunda tamamen farklı modellere sahip olduğunu savunuyor. İnsan deneyimini oluşturan nedir, bu deneyim bizi nasıl şekillendirir ve eğer mümkünse, hayatlarımızı nasıl değiştirebiliriz? Psikanaliz ve nörobilimler, açıkça düşmanca olmadıkları zamanlarda bu sorular hakkında iletişim kurmakta başarısız olmuşlardır. Gelgelelim Özgürlüğün Biyolojisi'nde Francois Ansermet ve Pierre Magistretti bu başarısızlığa nihayet bir son veriyorlar. 

Titiz ama gayet sarih ve anlaşılır bir anlatımı olan bu kitap, beynin sinir ağının plastisitesinin, deneyimin art arda kaydedilmesini, düzenlenerek yeniden aktarılmasını nasıl sağladığını ve her bireye özgü bir iç gerçekliğin, bilinçdışı bir psişik yaşamın oluşmasına nasıl yol açtığını gösteriyor. Plastisite kavramına dayalı bir paradigma değişimini ortaya koyan bu çalışmada, bir psikanalist ve bir nörobilimcinin bu zarif ve kusursuz işbirliği, daha önce uyumsuz olduğuna inanılan disiplinler arasındaki uçurumu kapatıyor. Ansermet ve Magistretti, zihin/beden bağlantısının keşfedilmesi için yeni kapılar açtığı gibi kişisel özgürlük, kimlik ve değişimin bedensel temellerini anlamak için de yepyeni yollar açıyor.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑