Makine Düşünüyor mu, Yoksa Biz mi Düşünmekten Vazgeçiyoruz?
Son yıllarda yapay zekâ hakkında sürekli aynı soruyu duyuyoruz:
“Bir makine gerçekten düşünebilir mi?”
Bu soru ilk bakışta felsefi görünür. Ama aslında yanlış bir sorudur. Asıl sorun makinenin düşünüp düşünememesi değil, insanların giderek düşünme yükünü makinelere devretmeye hazır hale gelmiş olmalarıdır.
Bugün bir şey öğrenmek istediğimizde kitaplara başvurmak yerine bir arama motoruna soruyoruz. Bir metin yazmak istediğimizde boş bir sayfayla mücadele etmek yerine bir algoritmadan yardım istiyoruz. Bir karar vermemiz gerektiğinde kendi tereddütlerimizle yüzleşmek yerine öneri sistemlerinin sunduğu seçenekleri takip ediyoruz.
Bu durum bizi şu rahatsız edici soruya götürür:
Yapay zekâ gerçekten insanın yerini mi alıyor, yoksa insan mı giderek kendi yerini terk ediyor?
Bu soru bizi doğrudan psikanalizin alanına sokar.
Çünkü psikanalizin kurucu figürü olan Sigmund Freud insan hakkında çok rahatsız edici bir iddiada bulunmuştu: İnsan kendi evinin (zihninin) efendisi değildir.
İnsan düşündüğünü sandığı şeyleri çoğu zaman düşünmez; onlar zaten düşünülmüş şeylerdir. Dil, kültür ve bilinçdışı öznenin düşüncesini önceden şekillendirir.
Freud’dan sonra Jacques Lacan bu fikri daha radikal bir biçimde yeniden formüle etti. Lacan’a göre özne düşündüğü için var olmaz; özne dilin içinde temsil edildiği için vardır.
Bu yüzden Lacan özneyi şu şekilde tanımlar:
Özne, bir gösteren tarafından başka bir gösteren için temsil edilendir.
Bu tanım ilk bakışta tuhaf görünür, ama burada önemli bir şey vardır: özne hiçbir zaman kendisiyle tam olarak örtüşmez. İnsan öznesi bölünmüş bir varlıktır; kendi sözleri, arzuları ve eylemleri arasında sürekli bir kayma vardır.
İşte yapay zekâ tartışmasının psikanalitik önemi burada ortaya çıkar.
Çünkü yapay zekâ tam da Lacan’ın özne hakkında söylediği şeyin tersini temsil eder. Yapay zekâda bölünme yoktur. Yapay zekâda bilinçdışı yoktur. Yapay zekâda arzu yoktur. Algoritmalar hesaplar, optimize eder ve tahmin eder; ama hiçbir algoritma bir şeyi gerçekten “istemez”.
Bu nedenle yapay zekânın en tuhaf yanı insan gibi düşünmesi değil, insanın düşünme biçimine giderek daha fazla benzemesidir. Algoritmalar tercihleri tahmin eder, davranışları modelleyebilir ve hatta metinler üretebilir. Ama yine de bir şey eksiktir: eksikliğin kendisi.
Psikanalizin temel kavramlarından biri olan arzu tam da bu eksiklikten doğar. İnsan bir şeyi arzu eder çünkü o şeye sahip değildir. Daha doğrusu, insan çoğu zaman neye sahip olmadığını bile tam olarak bilmez. Arzu her zaman dolaylıdır; bir nesneye yönelmiş görünür ama aslında başka bir boşluğu işaret eder.
Bu yüzden Lacan’ın ünlü kavramlarından biri olan objet petit a, yani arzunun nesne-nedeni, hiçbir zaman tam olarak elde edilemeyen bir şeydir.
Yapay zekâ tam da bu noktada tuhaf bir fantaziyi besler. Birçok kişi yapay zekâyı insanın eksikliğini tamamlayacak bir teknoloji olarak hayal eder. Makine hatasız hesaplayacak, makine doğru karar verecek, makine bizi belirsizlikten kurtaracaktır.
Ama burada ironik bir tersine dönüş vardır: İnsan öznesini kuran şey tam da bu belirsizliktir.
Belirsizlik ortadan kalktığında arzu da ortadan kalkar.
Bu yüzden yapay zekâ hakkında sormamız gereken en radikal soru şu değildir:
“Makine insan gibi düşünebilir mi?”
Asıl soru şudur:
İnsan öznesi hâlâ arzu eden bir varlık olarak kalabilecek mi?
Bu sorunun peşinden gitmeye değer.
Teknoloji çağında psikanalizin yeniden önemli hale gelmesinin nedeni tam da budur. Yapay zekâ, belki de Kant’ın bir zamanlar umduğu gibi insan aklının gücünü ve alanını genişletiyor olabilir. Ama psikanaliz bize insanın yalnızca akıldan ibaret olmadığını hatırlatır.
İnsan öznesi her zaman sistemden biraz taşar.
Ve belki de insanı insan yapan şey tam olarak budur.

Yorum bırakın