Bugünün histeriği: Çocuk*
Çoğu zaman insanların kendi bedenlerine yabancılaşmaları ve görüntülerini sorun haline getirmeleri neredeyse lafını etmeye değmez sıradan bir olgu gibi görülür. Ama bu gündelik olgunun hikmeti, beden, görüntü ve benlik arasındaki meselelerin karmaşıklığında gizli. Freud’un karşılaştığı histerik kadınlar da şaşmaz bir biçimde bedenlerindeki birtakım şikayetlerden muzdariplerdi. Hatta, iyi bilindiği üzere, histerinin bir tür “ayrık zihin, “çifte kayıt” etrafında şekillendiği bile ileri sürülmüştür. Zihin bölünmesi fikri, her ne kadar klasik olarak şizofreni için kullanılsa da, buradaki durum bize zihinle beden arasındaki bir kopukluğu ifade etmektedir. Bedenim zihnim tarafından görülmez, zihnim bedenimin parçası olsa da bu böyledir. Bu olgu özellikle ilginç görünüyor, çünkü bu durum bedenin zihin tarafından etkilenebileceğini göstermesinin yanında, her iki düzende de olup bitenlerin bilgimizi bocalattığını kanıtlıyor. İnsanlar bilgilerinde boşluklar olunca mitler inşa ettiler, histeri de işte böyle tarihsel bir bilgi boşluğuna karşı inşa edilmiş bir mit gibi işlev gördü. Özellikle kadınları etkisi altına alan bu “kötü ruh” onları etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda devasızmış gibi davranmalarına yol açıyordu. İşin mit kısmı, histerinin üzerine yansıtılan pek çok iktidarsızlık figürüyle ilgiliymiş gibi duruyor.
Histerik özne sonuçta kendisinde ne olup bittiğini anlamak istiyor(du) ve sonuçta bunu tedavi etmesi için bir doktora başvuruyor(du). Doktorun ya da diğer tedavi edenlerin bilgisi histerik öznede olanları kavramakta çoğu durumda başarısızlığa uğramıştı. Freud, histeriyi tedavi etme işini, histerinin ne olduğuna ilişkin sorudan ayırmayı başardığı için yeni bir şey söylemesi mümkün oldu. Freud’un yaptığı şey, “bırakın konuşsun” formülünde özetlenebilecek bir tür dilsel hamle, yani söze alan açılması olarak görülebilir. Böylece kişinin –bu durumda histerik öznenin– kendi sözünün kendisinden öteye geçtiği, onu bilmediği bir alana doğru sürüklediği iddiası boşuna değil. Histerik kadın sadece kendi bedenini ya da varoluşunu değil, kendi sözünü de diğer öznelere açarak onlarda bir bilgi üretme itkisi yaratır. Freud’un buradaki konumu, hem klasik doktor figürünü cisimleştirmesi hem de bu figürden uzaklaşıp, kendisini “iktidar-sız” hale getirebilmesine dayanmaktadır. Bilinçdışının bir “bilgi” olduğunun ve bu bilginin herhangi bir bilinç öznesi ya da bildiğini-bilen özne olmaksızın işleyebildiğine dair kapsamlı ve derin içgörü sarsıcı olmanın ötesinde, iktidar yapılarına ve psikiyatrik hastalığın nasıl kurulduğuna dair ön kabulleri de sarsmıştır. Aslına bakılırsa, Lacan’ın sıkça vurguladığı üzere, histeri ve obsesyonel nevroz ve tabii diğer yapılar da, psikopatoloji penceresinden ele alınamayacak özne konumları olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bunun ilk sonucu, doktor-hasta ilişkisinin yerine ya da onun ötesinde bir ilişki/bağ biçiminin ortaya çıkmasıdır: analist ve analizan. Geleneksel otorite figürü olarak yerden yere vurulan erkek otoriteler –ister doktor, ister filozof, ister bilim adamı olsun– salt biçimde bilgi üzerindeki konumlarına dayanırlarken, histerinin bu yeni formülasyonuyla birlikte kapsamlı bir otorite, bilgi ve toplumsal yapının organizasyonunun sorgulanması çağı başlamıştır. Psikanalistin kendi payına düşen ise histeriyi susturan, tedavi eden, nesneleştiren anlayışların karşısında, onu kendine müttefik alarak hakikatin tarafında yer alan bir figür olmaktır.
Buradaki hakikat, en başta hakikatin kendisinin saydam olmadığıdır; hakikatin belirli bir öznel bükülme ya da torsiyon/tersine dönme aracılığıyla ulaşılabilecek ama ulaşıldığında da tekrar elden kaçan bir mahiyette olduğunun kavranmasıdır. Histerik özne serbest çağrışım yaparak konuştukça ve tabii ki bir analiste konuştukça, ilerleyici bir şekilde kendi söylemine maruz kalır. Kendi söyleminin altını çizdiği hakikat, şu ya da bu kişiye özgü olanın üretilmesinin yanında, genel yapısal etkileri de açığa çıkarır, ki bunun içinde en önemlisi karşıdaki dinleyici üzerinde üretilen bilgi üretme talebidir. Histerik özne, bir şeyi bilmez, onun bildiği bir şey yoktur, o güne değin erkek doktorların vb. bilmediği, çok gizli, muammalı bir bilgiye sahip değildir. Onun konuşma hareketiyle ortaya koyduğu şey, dilin özneyi bölmüş ve bölüyor olması ve bunun ürettiği çeşitli etkilerdir. Sonuçta, Charcot bazı kadınları tedavi sahnesine çıkarabildiyse, bu, o kişiler bunu kabul ettikleri içindi. Artık, zaman histerinin histerik öznenin ağzından konuşması için uygun hale gelmişti. Ve o günden bugüne kadar çok şey söylendi.
Hatta, belki de bugüne kadar histeri hakkında hemen her şey söylenmiştir: onun var olmadığı, kandırmaca olduğu, organik bir beyin lezyonu olduğu, hiçbir şey olmadığı, her şey olduğu vs. Histerik hakkında da, çoğu zaman küçümsemeyle de olsa, pek çok şey söylenmiştir. Bunların hangisi doğru hangisi yanlış ortaya dökmeden önce, şunu kabul etmek zorundayız: Histeri bizi kendisi hakkında konuşmaya zorlar. Onun karşısında sessiz kalamayız. Lacan, histeriden yola çıkarak, bir “histerik söylem” ortaya attığında, histeri karşısında efendinin, hocanın, doktorun, kısacası bilmek ve yapmak konumunda olan kişinin bir tutum almaya zorlandığını ifade etmişti. Tam da bu noktada şöyle bir soruyu ortaya atılabilir: Bütün Lacancı söylemler –efendi, üniversite, psikanalitik, kapitalist ve neden olmasın histerik söylemin kendisi– histeriye karşı verilen reaksiyonlar olarak okunabilir mi?
Feminist hareketten gelen ya da ondan esinlenen herkes, feministlerin psikanaliz ve Freud konusunda burun kıvırdıklarını gözlemlemiştir, tabii eğer çok ağır bir düşmanlıkları yoksa. Feminist metinlerde Freud ve belli ölçüde Lacan, patriyarkal düzenin savunucuları ve egemen konumundaki erkek figürleri olarak güçlerini kötüye kullanan efendiler olarak görülürler. Her ne kadar psikanaliz esinli feminist kuramcılar olsa da, bunlar bir avuç düşünürü kapsamaktadır. İnsanın, acaba gerçekten de psikanalizin içinde, sadece önemli figürlerinde değil, tam da merkezinde böylesi bir patriyarkal, erkek egemenlikçi nüve var mı diye sorası geliyor. Bu soruyu belli ölçüde dönüştürüp şöyle sorsak daha verimli olabilir: Freud, 1890’lardan itibaren histeriyle ve histerik kadınlarla karşılaştığında, buna verdiği reaksiyon ne olmuştu? Gerçekten sadece, eski usul bir efendi figürünü, yani bilgiye ve dolayısıyla iktidara sahip olan bir efendiyi mi temsil ediyordu o da. Yüzyıllardır süren bu efendi figürü konumu üzerinde herhangi bir sorgulayıcı etki yaratmadı da, sadece olan durumun tekrar üretilmesine katkıda mı bulundu?
Yanlış konumdan doğru bir hakikat çıkabilir!
Freud’dan önce gelenlerin bilgileri yanlış değildi, konumları yanlıştı. Onların bilgiyi ürettikleri konum tam da, histerinin hedefe koyduğu ve bilgiyi üretmesi için atadığı konumdu. Tam da bu nedenle histeriyle ilgili “doğru bilgi”yi üretmektense, histerinin hakikatini ortaya çıkaran Freud’la birlikte radikal bir değişim meydana geldi. Freud histeri üzerine bilgi üretmedi, histeriğin nesne konumundan özne konumuna geçmesi için gerekli şartları sağladı, böylece konuşmanın yapısal doğasından ötürü ortaya çıkan etki tabiri caizse konuşan bir histerik özne üretti. Freud histeriği bilinemez, muammalı bir bilmece gibi ele almaktansa, bu muammanın var olduğu olgusuna işaret etti ve bunu böyle kabul ederek histeriğin kendisinin bunun üzerine konuşmasına elveren ortamı inşa etti. Böylece aslında, insanlık tarihindeki temel bir kaymaya, efendi figürünün çok derinden sorgulanmaya başladığı bir çağa, daha o çağ başlamadan, bir öngörüyle katkıda bulunabildi.
Kaldı ki bağlamın böylesi bir kaydırılışı, bakış açımızda bilginin ne olduğu sorusunun yanına, hangi konumdanbunun söylendiği meselesini de eklemiş oldu. Daha sonra, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkinin sorgulandığı pek çok felsefi-politik anlayışın ortaya çıkmasına şaşmamalı. Lacan henüz 1960’larda baba figürünün buharlaşmasından bahsettiğinde, aslında baba figürünün gücüne dair sorgulamaların çok daha uzun bir tarihi olduğunun farkındaydı.[1] Baba figürü, büyük harfli Yasa ile arzu arasında bir köprü kurmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal yaşam içinde erkek ya da kadın olarak konum almanın Oidipal arka planının inşasında da yer alıyordu. Bu durum toplumu kuran normlara işaret eden bir tür normatiflik olarak anlaşıldığında ona karşı çıkmak için gerekçelerimiz çoğalacaktır, ama bu durumu toplumsal ilişkileri kuran temel bir imkansızlığa karşı üretilmiş bir reaksiyon olarak okursak bakış açımız farklılaşabilir. Sonuçta, Lacancı olsun ya da olmasın psikanalizin, babanın otoroitesinin tesisine ya da yeniden tesisine yönelik herhangi türden bir muhafazakar çağrı olmadığını kabul ettiğimize göre, toplumsal yapıyı kuranın tamlık değil eksiklik, boşluk, kesinti olduğunu baştan kabullenmiş oluyoruz. Histeri bu boşluğa, bu eksikliğe sebep olanın otorite konumu olduğunun altını çizerek, o konumu işgal edenden bilgi üretmesini talep etmenin bir yoludur. Üstelik bunu sadece genel bir Yasa’nın telaffuzu bağlamında değil kendisinin ne olduğunun söylenmesi bağlamında da talep eder. Talep etmek demek, karşıdaki muhatabı üzerinde bir etki yaratmak, onu eyleme geçmeye zorlamak demektir. Kendisine talebin yöneltildiği kişi bu etki yokmuş gibi davranamaz ve karşılığında bir ürün ortaya koyar, bu histerik söylem bağlamında “bilgi”dir. Hatta Lacan, modern bilimin başlangıç noktasının, histerik öznenin iteklemesiyle bilgi üretmeye hevesli bilme arzusuyla canlanmış erkeklerin/efendi figürlerinin ortaya çıkması olduğunu belirtir.[2]
Günümüzde toplumsal yapının çelişkilerini, iktidar konumlarını, bilginin sınırlarını ve gücünü, otoritenin sözünün gücünü/etkinliğini, öznenin toplumdaki yerini, kadın ve erkek olmanın ne anlamlara geldiğini sorgulayan hâlâ ya da sadece histerik mi? Seans odasında bize aktarılanları şöyle bir düşününce, otoritenin gücünü sorgulayanın, sözlerin etkisini sınavdan geçirenin, hem tıbbi hem de psikanalitik bilginin sınırlarını geçirgen hale getirenin histerik bir kadından çok küçük bir oğlan çocuğu olması kuvvetle muhtemeldir. Sadece genel olarak otorite konumunu üstlenen babalar değil anneler de bu durumdan mustaripler, kendi sözlerinin etkisizliği onları da afallatıp yoruyor. Çocukları durdurmanın zorluğu, sadece onların fiziksel hareketliliğiyle ya da dikkatlerinin uçucu doğasıyla değil toplumlarımızın değişen yapısıyla da paralellik gösteriyor. Son 40-50 yılda, hatta son 10 yılda çocuklara ne olduğu önemle üstünde durulması gereken bir başlık teşkil ediyor. Bu geniş ölçekli dönüşüm ne ifade ediyor?
Güncel durum: Histerikten “çocuğa” doğru bir kayma
Histerinin psikiyatrik sınıflamadan tamamıyla çıkarılmasının kendisi, yaşadığımız çağın nasıl bir durumda olduğuna ışık tutuyor. En eski çağlardan beri var olan ve her türden tanımlayıcı ve tedavi edici bilgi prosedürüyle karşılaşan histeri, tarihte ilk kez ıskartaya çıkarılmaya çalışılıyor. Bu olgu, bilimin, özneyi göz ardı etmesinin bir sonucu olmakla beraber aslında bağlamı tümden değiştirmekte başarısız bir çaba çünkü histeri ve tabii histerikler var olmaya devam ediyor. İnsan, konuşan bir varlık olmayı sürdürdüğü sürece, kendisinin ne olduğuna dair soruya bir muhatap arayacaktır, histeri tam da bu sorunun eyleme geçmiş halidir. Kendisini dilin yarattığı bu boşluğa atan histerik, cevap vermesi için muhatap aldığı özneyi de belli bir dönüşüme uğratır. “Benim ne olduğumu söyleyin?”, aslına bakılırsa göreve çağrılan bir “efendi” figürü gibi görünse de, sadece bundan ibaret değildir; bu, yeniden canlandırılmış ve sevgiyle donatılmış bir baba figürüne yapılan bir çağrıdır aynı zamanda. Lacan, Psikanalizin Öteki Yüzü adlı seminerinde Freud’un ortaya attığı Oidipus kompleksinin evrensel olmayabileceğini söylediğinde, Freud’un dinden devralınmış sevgi dolu baba figürüne gönderme yaptığını da belirtmişti. Bu baba hem sevilir hem de bir görev çağrısı alır. Lacan “mükemmel histerik” diye yeni bir şey ortaya attığında, bu mükemmel histeriğin babayı sevme konusundaki ayak diremeyişine gönderme yapar; kendisinin de öyle olduğunu söyler, babayı sevme konusunda ısrarcı değildir yani.[3]
Alain Vanier, yukarıda adı geçen makalesinde, güncel durumla alakalı olarak çok ilgi çekici bir duruma değinir: Histeri her ne kadar sözlüklerden silinse de, arzu mallarla alakalı her türden protokolü bozmaya devam ettiği için, bu silinemez olan ayak diriyor. Ve söylediği en ilgi çekici kısım ise şu; bu “mal”ın “herkesin sahip olması gereken çocuk” olduğunu söylüyor. Çocuk, bugün bütün aileyi sorguluyor, sorgulatıyor, baba otoritesini, sözlerin geçersizliğini gözler önüne seriyor, çocuk karşısında çaresiz kalan ebeveynler bir an evvel bir çözüm bulabilmek için terapistlerin kapılarını aşındırıyorlar. “Çocuk” artık sahip olunması gereken ama gitgide kendisi sahip olan bir tür efendi figürü gibi zuhur ediyor. Hem onun kırılganlığına bir vurgu yapılıyor hem de bu müsamahanın kışkırttığı bunaltıcı davranışsal, dürtüsel, öfke dolu atmosfer ebeveynleri delirtiyor. “Baba” sözleriyle ya da “sevgisiyle” çocuğa bir ufuk, bir niyet, bir eşlikçi temin edemedikçe, kendisini yetersiz ve suçlu bulduğu ve sadece eski usül, üstelik dini, bir “beni sevin” talebine başını çarpıp duruyor. Histerik, en azından, konuşma yoluyla, bir söylemden doğan toplumsal bağ sayesinde babayla kendisini belli bir ilişkide düğümleyebiliyordu, ama günümüzün çocuğu –eğer her durumda bir psikotik değilse– düğümü çözen olarak sahnede. Bu da pek çok türde muhafazakâr, gerici, dinsel çağrının kulaklarımıza daha çok gelmesine yol açıyor ve bizi rahatsız ediyor. Aileyi, babayı, anneyi, yasayı eleştirme hakkımızı bir kenara bırakmak zorunda değiliz; bir şeyler değişiyor belki, belki de aynı, ama işe yaramadığı bilinen dipsiz bir muhafazakarlığa boyun eğmek daha mı evla?
Çocuklarını terapistlerin ofislerine götüren pek çok anne ve baba, çocuklarına karşı duydukları yatıştırılamaz öfkeden şikâyet ediyorlar. Bu durum aynı zamanda onları çok derin biçimde üzüyor da; bu kadar çok istedikleri, sevdikleri, değer verdikleri çocuklarına karşı nasıl böyle hissedebiliyorlar? Ona vurmamak için kendisini zor tuttuğunu söyleyen pek çok ebeveynle karşılaşmak mümkün. Bu durum çocukların “yaralanabilir” olduğuna ilişkin yaygın güncel söylemle bir çelişki oluşturuyor, en azından yüzeyde durum böyle. Aslına bakılırsa ebeveynler sözlerin artık çocuklara işlemediğini deneyimliyorlar; sözlerle bir şeyi durdurmak mümkün olmadığında, dürtü bütün enerjikliğiyle ortaya çıkıp durmadan hareket eden, dikkatini bir şeye veremeyen, her şeye karşı çıkan çocuklarla sonuçlandığında insan Freud’un ebeveynlere söylediği ifadeyi hatırlıyor: “Ne yaparsanız yapın iyi olmayacak!” Ama bu daha çok umutsuzluk yaratan bir ifade artık, bunu kabul edip, bir kenarda sakince oturmak mümkün değil. “Çocuk” geçmişte “histerik”in konumunda ve anne babası da dahil otoritelerin bilgisini, yaklaşımını, çözüm önerilerini, tanımlamalarını sorguluyor. Bu zorlu sınavda çocuklara yönelik öfke ve tahammülsüzlük tam da onlara daha da tahammüllü davranmanın önerildiği bir çağda ortaya çıkıyor üstelik. Sözün gücünün düşüşü toplumsal normların kendisine demir atmamızı zorlaştırdıkça, yolumuzu kaybettiğimiz bu zamanlarda “çocuk” hem bir “risk”, hem de kaybın kendisi olarak ortada. Pek çok insanın eksik ve kayıpla çocuk sahibi olarak yüzleşmekten kaçınmasının bir sonucu nüfus artışının tersine dönmüş olmasında ifadesini buluyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, zamanımızın çocukları, aynı geçmişin histerikleri gibi, bize bir ayna tutuyorlar, orada gördüğümüz kendimizden başkası değil. Bütün çıkmazlarıyla toplumsal yapıyı ve ilişkileri yansıtıyor bu durum. Bu da bizi tekrar bilgiye ve onun üretilmesi meselesine geri döndürüyor.
Bilgi üreten Efendi
Lacan Seminer XVII, Psikanalizin Öteki Yüzü’nde çok önemli bir tez ortaya sürer: Histerik kadın “bilme arzusu tarafından canlandırılacak bir erkek üretmiştir.”[4] Pickmann, bu tezin çok güçlü olduğunu söyledikten sonra, Lacan’ın modern bilimi doğuran arzunun kökeninde histerik kadının efendiye/hocaya/doktora bilme arzusunu aşılama ısrarı olduğunu, bilginin know-how‘a dayalı bir zanaattan gerçekte işleyebilen biçimsel, matematiksel ve evrenselleştirilebilir bilgiye dönüştüğünü söyler. Bunun sonuçlarından birinin, bilgi ne kadar evrenselleştirilebilir hale gelirse, insanın özgüllüğünü, özneliğini, farklılığını ve zevk alma biçimlerinin tikelliğini o kadar az dikkate alması olduğunu ekler. Günümüzde, efendinin gücünün mertebesine yükselmiş olan şey bilim söylemidir. Efendinin artık orada olmasına gerek yoktur; bilmeye devam etme emri yeterlidir ve tüm toplum için kategorik bir zorunluluk olarak işlev görür.[5]
Yani öznenin silinmesi ile ilgili mesele, sadece kendiliğinden, özsel olarak baskıcı bir rejimin varlığının kanıtı olmaktan daha ziyade yapısaldır. Bilginin formelleşip evrenselleşmesi öznenin hilafına gerçekleşen bir süreçtir. Foucault’nun bilginin bir tür iktidar pratiği olarak işlediğini öne sürmesi bu sürecin bir boyutuna gönderme yapmaktadır, ama öte yandan efendi figürünün kendi içindeki bölünmüşlüğünü ve yapısal eksikliğini vurgulama konusunda başarısızdır. Ve ayrıca, histeriğin bir özne olarak çağrısının önemini hasır altı eder, çünkü efendiyi var olduğu yerde olmaya çağıran histeriğin bizatihi kendisidir. Histeri meselesinin içinde bilgi ve iktidarın bu türdeki bir düğümlenmesi bizi dinin sorduğu sorularla aynı hizaya getirir: Baba nedir? Babanın gücü nereden gelir? Ben onun için neyim? Histeri, dinin aklı zayıflatıp yaşamı değersizleştirerek yanıt bulduğu yerde, konuşmanın yapısal zorunluluğunu öne çıkararak bir meydan okumayı sahneler. Bu bağlamda bakınca, Lacan’ın gerçekten bilgi üreten tek söylemin, histerik söylem olduğunu söylemesine şaşmamalı.
[1] Jacques Lacan, Note sur le père, 1968. Bu yazıya şu adresten ulaşılabilir: https://shs.cairn.info/revue-la-cause-du-desir-2015-1-page-8?lang=fr
[2] Alıntılayan Pickmann; Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre XVII, L’envers de la psychanalyse (1969-1970), Paris: Seuil, 1991, s. 36.
[3] Bkz. Alain Vanier, L’hystérique, l’analyste et question du père. Figures de la psychanalyse içinde, 2014, s. 9-13.
[4] Bu ifadeyi ve devamındaki bilimle ilgili tezleri, şu makalede bulabilirsiniz: Claude-Noële Pickmann, L’hystérie dans l’air du temps. Figures de la psychanalyse içinde, 2014, s. 15-24. Lacan’ın ifadesinin yer aldığı orijinal metin için bkz.: Jacques Lacan, Le Séminaire, Livre XVII, L’envers de la psychanalyse (1969-1970), Paris, Seuil, 1991, s. 36.
[5] A.g.e.
* Bu yazı ilk kez Axis Yayınları tarafından yayımlanan Histeri Nedir? Histerik Kimdir? kitabında yayımlanmıştır.

Yorum bırakın