ÖMER KOÇ KOLEKSİYONU ÜZERİNE

I

Ömer Koç’un Arter’de sergilenen koleksiyonunu görünce aklıma gelen ilk sanatçı ORLAN oldu, onun de-süblime edici yönü, bu koleksiyonu da baştan aşağı kat ediyor diye düşünmeden edemiyor insan. Aralarındaki bu benzerlik, sadece “yüce olan”a ilişkin önceki burjuva uzlaşmasına karşı çıkmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda bu karşı çıkışın kendisinin de sınırlı olduğunu gösteriyor. Bu tür döngüsellikleri başka birçok yerde, belki çok ilgisiz gelebilir ama, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinde görmek mümkün. Bu durumun olağan sayılabilecek bir sonucu, çok yakın zamanlara, hatta 20-30 yıl öncesine kadar gelebilmiş modern-modern olmayan ayrımının, bu son dönemde neoliberalizmin kapsamlı yıkıcılığıyla alaşağı edilmiş olması. Bu durum, sanat alanında, belki yine beklenebilir bir şekilde, sanat olan-olmayan, eser/iş-dekorasyon/tasarım ürünü, çerçeve-yer gibi ikili ayrımlara dair tartışmaların artmasına yol açtı. Buradaki mesele bir “hakikilik” meselesi değil, ama daha çok de-süblime edici etkinin artık dayanılmaz hale gelmiş olmasına karşı bir muhasebeye girişme çabası olarak görülebilir. Elde avuçta korunabilecek ne varsa, sanatın açık tuttuğu alanda ne varsa, bunu savunmanın yolu, sanki sanat-değilmiş gibi yapan, bir tür as-if kategorisine sıçrayan, savunmacı bir tutum oldu. Bu aslında neoliberalizmin son otuz kırk yılına damgasını vuran ve aşırı finansallaşma koşulları altında “yüce olan” ne varsa berhava edip yoluna gitmesine karşı bir duruşu temsil ediyor. Zaten ölü olan bir şeyi öldürmenin imkansızlığı diyebiliriz buna.