Aşk, nefret ve cehalet

Özgür Öğütcen

12 Ekim 2019, İstanbul, 5. Lacan Sempozyumu konuşma metni

Öncelikle hepinize geldiğiniz için teşekkür ederek başlamak istiyorum. Beşincisini düzenlediğimiz Lacan Sempozyumu git gide artan etkisiyle geniş bir etki alanına ulaştı. Bugün aramızda bizi kırmayarak, yoğun programlarından vakit ayırıp buraya gelen çok değerli konuklarımız var, onlara tek tek teşekkür ediyorum… 

Bugün aşk üzerine ve nefret üzerine çok şey duyacaksınız. Aşk ne demek? Tarih boyunca aşkın çok çeşitli tanımları yapıldı. Mesela, aşk iki kişiliktir, dendi. Peki ya karşılıksız aşk yok mu? Freud, nefretin en iyi hayal kırıklığına uğramış aşk üzerinden anlaşılabileceğini söylediğinde aslında aşk ve nefret arasında bir bağlantı kurmanın yanlış olmayacağını bize gösterdi. Aşk bizden başka birine yönelir. Nefret de öyle, bizden çıkar ve başka birini hedef alır. Aşk hedefini bilir, nefret de bilir. Nefret ettiğimiz kişi sonuçta kim olduğunu bildiğimiz biridir. Freud’un Schreber vakasını düşünürsek, Schreber epeyce bildiği ve ona çok yardımı dokunan Doktor Fleschig’den nefret ediyordu, Freud bu noktayı hassasiyetle vurgulamıştı, çünkü Schreber’in inandığı üzere aralarında erotik bir bağ olduğunu söylemişti, Schreber’den doktora doğruydu bu bağ. O halde nefret ettiğimiz kişi bizim için önemli biridir. Aşık olduğumuz kişinin bizim için önemli olduğunu söylemeye çok fazla gerek yok. Freud bizim için önemli olan kişiler dediğimizde bir libido bağıyla bağlı olduğumuz kişileri kast ediyordu. Yani burada üç öğenin birbiriyle ilişkisi söz konusuydu Freud’a göre: Bu bağlantı kişi-libido-diğer kişi bağlantısıydı.

Lacan için ise durum Freud’da olduğundan farklıdır. Lacan ilk kez bir kavramı psikanalitik teoriye dahil ederek tutkulardan bahseder. Lacan’a göre, en azından başlangıçta yaptığı tanımlamaya göre, 3 tane tutku vardır: Aşk, nefret ve cehalet. Aynı zamanda bu, bugünkü açılış konuşmamın başlığı. Lacan’da bu tutkular öteki kişinin “varlığını” hedef alır. Bu Freud’dan farklı olan birinci nokta. Lacan’ın varlık dediği, varlıktaki-eksik’tir, bir şekilde eksik olan varlıktır, bu yüzden de arzular, başka varlıklara doğru yönlenir. Bunu en iyi aşkta görebiliriz: “Aşk, sende olmayanı vermektir”. Bu tanımlama bizdeki eksiğe, varlığımızdaki eksiğe gönderme yapıyor. Sevilme talebi, sadece sen beni sev tarzı bir talep değildir, “ben eksiğim ve bendeki eksiği sen tamamlayabilirsin” demektir. “Ben tamım, benim bir eksiğim yok” deseydik nasıl birisinden bizi sevmesini isteyebilirdik bir düşünün? “Ben eksiğim” diye ortaya çıktığımızda karşımızdakinin önünde, bir risk alanına girmiş oluruz, çünkü seçme hakkı onundur ya buna karşılık verir ya da “hayır” der. Ve üstelik bizi eksik olduğumuz bir durumun içinde, daha açık söylersek, yaralanabilir, incinebilir bir durumun içinde görmüştür artık. Aşk bizi aslında kendimizi görmeye alışık olduğumuz ideal toprakların dışına sürüklemiştir.

Aşkta emin olmak isteriz, o kişinin doğru kişi olduğunu bilmek isteriz. Ama böyle bir garantiyi kim verebilir? Ancak aşkın karşılıklı olması bizim bu sorunun üstesinden gelmemizi sağlayabilir. Aşk iki kişilik midir? Emin değilim. Hemen Freud’un Dora vakasını hatırlayalım, orada üçgenler vardı, iki kişi yoktu. Dora-babası-Bayan K., Dora-Bayan K.- Bay K. Demek ki aşk dolambaçlı yollardan geçerek bize geri döner. Shakespeare’in Hamlet oyununda Hamlet doğrudan Ophelia’ya doğru gitmedi, araya hem annesi hem babası girmişti. O halde “aşk iki kişiliktir” ifadesini askıya almalıyız, en azından bir süreliğine. Aşkta bir engel vardır. Aramızda engel yoksa bu engelin icat edilmesi gerekir. O halde aşkın dışında arzunun da ne olduğunu bilme sorunuyla yüz yüzeyiz. Arzu tatmin olma peşinde midir? Daha da çok tatmin mi arar? Yoksa tersi mi? O halde Lacan’ın ayrımına kulak vermeliyiz: Aşk, arzu ve onun tabiriyle jouissance denen şeyler birbirinden farklıdır. Bu düzeyde karmaşık Lacancı formülasyonlara girmeyeceğim. İleride çok zamanımız olacak bunları konuşmak için.

Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmi üzerinden konuşacak olursak… Bu filmde erkek kahraman kadın kahramanın fotoğrafına aşık olmuştu, kendisine değil. Bir gün fotoğraftaki kadın çıkagelir ve bu sefer o, adama aşık olur. Adam kadının aşkını reddeder, “Ben sana değil fotoğrafına aşık oldum” der. Kadın adama aşıktır, adam fotoğrafa. Yani aslında en ideal aşkın içinde bile bizden kaçan, ele geçirilemez, yakalanamaz bir boyut vardır. Ben sevdiğim kişide bir şey görürüm, ki bu çoğu zaman onun kendinde olduğunu bildiği somut bir şey değildir, o bende başka bir şey görür, ki muhtemelen bu her ne ise bende yoktur. Burada denklemler şaşar, hesaplar bozulur. Ama aşk tam da bu yanılsamadır işte, bu yanlış hesabın gerekmesidir. “İdeal aşk”, hedefini bulan, hedefini tam on ikiden vuran aşk, nesnesini avucunun içine alan aşk bize aşkla tutkunun ilişkisini hatırlatır; bizi afallatır, “Nasıl oluyor da bu kişi mutlaka ama mutlaka bu kişiyi istiyor?” diye. Bu tutkulu aşkı psikozda da görürüz. Bazı psikotik özneler sadece bir kişiyi, her ne koşul altında olursa olsun, vazgeçmeden “o” kişiyi isterler.

İşte böylece geldik Lacan’ın tutku sorusuna! Lacan niye “tutku” gibi doğrudan psikanalizde o güne değin tartışılmayan, daha çok felsefeye, belki biraz teolojiye ait olan bir kavramı psikanalizin tartışma konusu yapmıştı? Tutku çağlar boyunca insanları meşgul etti. Aşırı tutkulu olmak bazen eleştirildi, bazen insanı ilerleten olumlu bir özellik olarak telakki edildi. Tutku insanın doğasının bir parçası mı? İnsanlar tutkulu olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayrılabilirler mi?   

Tutku ruhsal bir patoloji mi? Tedavi edilmesi mi gerekir? Kaldı ki bir tedavisi var mı?  

Aslında bazen, bir düzeyde şu soru ortaya çıkıyor: “Analizin sonunda benim bu tutkulu halim kaybolur mu? Kendi tutkularımdan vazgeçmem gerekir mi?”

Bazı kişiler tutkularının nesnesini biliyorlar, burada bir sabitlik, bir kesinlik var. Tutku arzunun ötesinde, ihtiyacın ve isteklerin alanının dışında bir toposa işaret ediyor. Burası şüphenin pek de hoş karşılanmadığı bir alan, öyle değil mi?

Oysa biz, analizanlardan biliyoruz ki, böyle kristalizasyonlar pek de kolay gerçekleşmez. Birisini tam benim istediğim kişi bu diye hissettiğimizde, karşımıza engeller çıkar. Bu Lacan’ın “Cinsel ilişki yoktur” dediği şeyin bir sonucu. Bir gün emin olduğum bir mesele, bir kişi ertesi gün şüphemin konusu olabilir.

Tutku kelimesi Latince passio’dan geliyor. Ahlaki bir acı demek bu. Teolojik bir kökeni de var. Yani tutkulu kişi acı çeken birisi, kesinliğe sahip olsa bile, tutkusunun nesnesi ona bir doluluk, bir tamlık hissettirse bile acı çeken birisinden söz ediyoruz. Bu arzunun doyumuyla aynı şey değil. Tutkulu kişi Lacan’ın imgesel dediği düzenin içinde bir tamlık bulmuş durumda kendisine. Oysa yine Lacan’ın başka bir düzeni olan Simgesel ise eksiklikle ilgili değil mi? Aşığımızdan istediğimiz bizi tamamlaması değil, bizim eksiğimizi kabul etmesi, artık onunla ne yapacaksa? İmgesel demek, basitçe, aynadaki görüntümüz gibi tam olan bir görüntüye ulaşmak demek, hiç kuşkusuz aşkın bir boyutu bununla ilgili, ama sadece bununla ilgili değil. Güzelliği de bu alana yerleştirebiliriz, güzellik sonuçta bir açıdan neredeyse kusursuz bir imgeyle, görüntüyle karşılaşmayı, ondan büyülenmeyi içermiyor mu? Gelin yine Freud’un Dora vakasına dönelim: Dora Sistine Madonnası tablosunun karşısında donakalmış, iki saat boyunca büyülenerek bu tabloyu izlemişti. Burada sadece görüntünün güzelliği yoktu, burada kadınlığın doğasına ilişkin bir sorunun, ama cevabı verilemez muammalı bir sorunun ortaya çıkışı vardı. Dora sadece tablodan büyülenmedi, bu tablo onda kadınlıkla ilgili bir soruyu da ortaya çıkardı, cevabını bilmediği, cevabını Freud’un da bilmediği, belki Bayan K.’nın bildiğini düşündüğü bir soru.

O halde aşkta karşımızdakinde bir şey olduğunu farz ederiz, bilerek “şey” kelimesini kullanıyorum. Çünkü “şey” kelimesi Türkçede belirsizlik, anlatımda bir boşluk, anlamda bir tökezleme ortaya çıktığında kullandığımız, hem de sıkça kullandığımız bir kelime. İşte aşkta bu “şey” ortaya çıkıyor. Oysa nefrette bir soru ortaya çıkmıyor, karşımızdakinin hedefimiz olduğunu biliyoruz. Burada bir soru yok, simgesele bir çağrı, ondan bir yardım talebi yok. Nefret doğrudan karşıdakinin varlığının kalbini hedef alıyor: “O kötü birisi! O kadar!”

Aşkta da bir bilgi sorunsalı var, sadece o beni seviyor mu tarzında bir bilgi sorunsalı da değil bu üstelik. Sokrates, Platon’un Şölen’inde niye bu kadar çok erkeğin kendisine aşık olduğunu bildiğini söyler: Çünkü “onların arzusunun ne olduğunu biliyorum” da ondan der. Yani aşıkları Sokrates’in bir bilgiyi bildiğini farz ederler, doğru ya da yanlış olması o kadar da önemli değil, burada konumlar önemlidir. Bir kişinin bizim hakkımızda henüz bizim bilmediğimiz bilgilere sahip olduğunu farz etmek bir yerde daha karşımıza çıkar: Tabii ki psikanalizde. Psikanalizde analizan analistin kendisinin bilinçdışı hakkında kendisinden daha fazla şey bildiğini farz eder. Buradaki mesele analistin gerçekten bizim bilinçdışımızda ne olduğunu bilmesi değil, bu karşılıklı konumlanmadır. Freud psikotiklerin analizlerinin çıkmazıyla ilgili bu noktadan bahsetmişti, çünkü onlar sevemiyorlardı, çünkü onlar Freudcu terimlerle nesne yatırımı yapamıyorlardı, çünkü inanamıyorlardı. Dolayısıyla sanılanın aksine aşırı gerçekçiydiler, gerçeklikten kopmak şöyle dursun. Aşık olmak için yanılmak gerekir, yanılmaya kendini bırakabilmek gerekir, “onda ondan fazla olan bir şey” var diyebilmek gerekir.

Bu sorular bizi Lacancı psikanalizde aktarımın nasıl ele alındığına kadar getirdi! Demek ki aktarım, en azından bir uğrağı, analizanın analisti bildiği farz edilen özne konumuna koyabilmesiyle, bu farz edişle ilgili. Nefret bu farz edişin tersi yönüne, farz etmeyişe, edemeyişe işaret ediyor. Bu en baştan olursa analizi yürütmek çok zorlaşabilir haliyle.

Hem aşk hem nefret kendisini bilme, bilinçdışı bilgi sorununa iliştirdiğine göre artık üçüncü tutkumuz olan cehaletten bahsedebiliriz.

Burada bahsettiğimiz cehalet nedir? Okul okumamak mı, akademik başarısızlık mı, genel kültürün eksik olması mı? Tabii ki bunlar değil. Buradaki cehalet faydalı bir cehalet. Olmazsa olmaz bir cehalet. O olmadan psikanalizin olamayacağı bir cehalet!

Lacan ilk semineri olan Freud’un Teknik Yazıları seminerinde cehalet üzerine şöyle söylüyor:

“Aktarımın başlangıçtan beri var olduğunu biliyoruz, örtük olarak, daha analiz başlamadan, daha analiz bu nikahsız birlikteliği tetiklemeden önce. Velhasıl, bu iki olasılık, aşk ve nefret bu üçüncü olmadan bir yere gitmezler, ihmal edilen, aktarımın birincil bileşenleri arasında adı sayılmayan bu üçüncü olmadan yani, yani tutku olarak cehalet olmadan. Fakat analize gelen özne, kendisini bir yere koyar, nereye koyar, aslına bakılırsa bilmeyen birinin konumuna koyar. Bu referans olmadan analize giriş mümkün değildir. Onu asla söylemeyiz, onun hakkında kata düşünmeyiz, halbuki o temeldir.”[3][çeviri bana ait]   

Buraya bir ünlem koyuyorum! Demek ki cehalet, aştan da nefretten de daha temel, daha önemli. Ne demek bu cehalet?

Freud çocuklarda cinselliğe odaklanan bir “bilme-dürtüsü” olduğunu söylemişti. Bu bilme dürtüsü onların araştırmalarına yön veriyordu: Bebekler nereden geliyor? Anne ve baba arasında neler oluyor? Babanın rolü ne? gibi sorular çocuğun bu bilme merakının işaretleriydi. Lacan ise, insanlarda bırakın bir bilme dürtüsünün olmasını, tam tersine hiçbir-şey-bilmeme yönünde bir tutku olduğunu söylemişti. O halde nasıl oluyor da hiçbir şey bilmek istemeyen insanlar analize gidiyorlar? Ve nasıl oluyor da bu cehalet tutkusu analiz için olmazsa olmaz bir şart teşkil edebiliyor?

Buradaki bilinmesi beklenen bilginin ne olduğuna bakarak bu soruya bir yanıt verebiliriz. Bu bilgi kitabi bir bilgi, üniversitelerde öğretilen akademik bir bilgi değil, öncelikle bunu belirtmeliyiz. Bu bilgi ve bu bilgiyi bilmemenin yarattığı cehalet bizi bu bilginin sahibi olduğunu düşündüğümüz insanlara doğru yöneltiyor. Mesela Sokrates’e aşkla yönelen erkekler kendilerinin bir şey bilmediğini, Sokrates’in ise “bir şey” bildiğini farz ettikleri için ona doğru yönelmişlerdi. Bu tam da psikanalizde aktarım denen olguyla ilgili. Aktarım ilişkisinde bizim bilmediğimiz, bizle ilgili bilgiyi bilen birine yöneliriz, yani analiste. Onda bize kapalı olan kendi bilinçdışımızın bilgisinin olduğunu farz etmemiz gerekir ki bir analiz-analizan ikilisi kurulabilsin. Freud psikotiklerin işte bu noktada sorun yaşadıklarını fark etmişti, çünkü onlar sevemiyorlardı, nesne yatırımı yapamıyorlardı, dolayısıyla aktarımları da nevrotik öznelerden farklı oluyordu. Freud bunu analizin kontrendike olduğu bir durum olarak görmüşse de Lacan öyle görmedi.   

Sonuç olarak bir analistten randevu aldığımızda işte bu “cehalet” ile bunu yaparız. Bizim bilmediğimizi onun bildiğini farz ederiz. Lacan’ın da dediği gibi:

“Cehalet kesinlikle diyalektik bir kavramdır, çünkü yalnızca böyle bir hakikat perspektifi açısından inşa edilir. Eğer özne bu hakikate atıfta bulunmuyorsa, ortada bir cehalet yoktur. Eğer özne kendisinin ne olduğu ve ne olmadığı sorusunu sormaya başlamazsa, burada doğru ya da yanlış ve hatta gerçekliğin ve görünümün ötesinde bir gerekçeden bahsedilemez.” (Lacan, Seminar I, s. 298).

Hepinize tekrar hoşgeldiniz diyorum!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

[1] S. Freud, Les premiers psychanalystes, Minutes de la Société psychanalytique de Vienne, Paris, Gallimard, 1976. In the minutes of Viennese society, in 1907, Freud evokes one evening an idea in his thought always in motion, which shows the seeds of his future metapsychology.”We know that every act of hate is born of eroticism. The disdained love, in particular, makes this transformation possible. ” (in lesson at 10/4/1907).

 

[2] But in the Télévision, Lacan made a new list of passions: la tristesse, le gai savoir, le bonheur, la béautitude, l’ennui et la mauvaise humeur. Interestingly enough, not just three passions, many new ones… The discussion of the new situation why Lacan added new passions is out of scope of this symposium, but I wonder it has to do with the passage of “passion de l’etre” to “passion de l’ame”? What is “l’ame” in Lacan?

[3] J. Lacan, Le séminaire, Livre I, Les écrits techniques de Freud, Paris, Seuil, 1975, p. 298.