Sadece söylemek yeter!

Corona virüs için ara bilanço

*Virüs çağında psikanaliz üzerine yazılar 3

Corona virüs salgınının başlayıp pandemiye dönüşmesinin üzerinden çok vakit geçti. Sanki zaman hızlanmış gibi. Birbiriyle çelişen açıklamalar havada uçuşurken, yolumuzu aydınlatmasını beklediğimiz bilim bize bu konuda rehberlik edememiş gibi duruyor. Daha çok çelişki ve uzman görüşleri arasındaki karşıtlıklar sıradan insanların bilime güvenini zedelemeye devam ediyor. Bir taraftan henüz bulunamamış bir aşı ya da antiviral bir ilaç için zamanın geçmesi gerektiği “otoriteler” tarafından vazedilirken diğer taraftan yine başka bazı “otoriteler” belki de ilaç ve aşının hiç bulunamayacağını söylüyor. Bu durum insanlar üzerinde sarsıcı bir etkiye sahip çünkü kendilerinin ve ailelerinin güncel durumdaki güvenliklerinden endişe ettikleri yetmiyormuş gibi şimdi bir de geleceğe dönük bir karamsarlık ufukta belirmiş durumda. Toplumsal gerilimin patladığı alan ise virüs meselesi olmadı. ABD’de George Floyd’un öldürülmesiyle başlayan olaylar başta ABD olmak üzere toplumsal bağları oluşturan dinamikleri yeniden düşünmeye sevk etti. Bu çok boyutlu risk alanına giren toplumlar ve tabii tek tek bireyler kendi yollarını çizmekte haliyle bir tarafa doğru yüzlerini çevirmek istediklerinde kendilerinden daha fena halde yolunu kaybetmiş politik figürlerle ve onların yaydığı kesif öfke bulutlarıyla karşılaşıyorlar.

Bir tarafta bilimsel otoriteye dayanarak hareket ettiğini söyleyen politik otoriteler var ve onların bazıları virüs krizinin yol verdiği bu yeni durumu kendi gelecekleri için kullanmaktan çekinmeyecekler gibi duruyor. Toplumsal anlamdaki baskının hastalığın bireysel bir ölüm kalım mücadelesi olmaktan çıkıp kolektif huzursuzluğumuza tam da nasıl hiçbir yanıt üretemediğimizin nişanesi gibi parıldayıp durması canları git gide daha fazla sıkıyor. Hastalığın bireysel doğası ona karşı salık verilen kısıtlamaların, sınırlamaların ve görünür vadenin ötesine geçebilecek karantina benzeri uygulamaların tekrarıyla çelişiyor. Hem tek tek bireylerin karar verme özgürlüğü konusunda tam bir yetkisizlik içinde olduklarını görüyoruz hem de bu kararı bizim için almasını beklediğimiz otoritelerin pek de o kadar bu işin uzmanı olmadıklarını. Ortada bir soru kalıyor: Kim karar verecek?

Bu konu üzerine bu sayfada yazdığım ilk yazıda bu konuya değinmiş ve bireysel olanla toplumsal olanın sınırlarının bulanıklaşmasına karşı bir çare üretilmesinin hem elzem hem de zor olduğunu söylemiştim. Psikanalitik esinli böylesi bir akıl yürütme ile söylemeye çalıştığım şey hepimizin kendi adımıza karar verme ihtiyacında olsak bile buna ilişkin karar verebilmemiz için elimizde birtakım dayanakların olması gerektiğiydi. Ama öyle görünüyor ki bu alandaki dağılma bırakın böylesi bir virüs pandemisini bunun çok daha ötesine geçen ve belki de etkisi on yıllar sürecek olan yeni bir politik durum ortaya çıkaracak. Bunu sadece virüs pandemisine bağlamak doğru olmaz, virüs zaten potansiyel olarak var olan bazı güçleri şişeden çıkardı. ABD’deki ırkçı cinayetin bir ilk olmadığı malum, üstüne üstlük pandeminin yarattığı ekonomik ve politik basınç bu türden saldırıların son olmayacağına da işaret ediyor maalesef. İnsanların birbirlerine karşı giriştikleri bu türden şiddet olaylarını salt bireyler düzeyinde ele almak düşünüşümüzü ilerletmeyecektir. Kökleşmiş bir eşitsizliğin zamanın içinde geçmişten geleceğe doğru aynı bir ok gibi süratle gittiğini düşünürsek aslında sakin bir şekilde olayların nasıl ele alınabileceği de bulanıklaşıyor. Çünkü sükunete izin veren bir durum yok ortada. 

Psikanaliz bu türden politik çalkantılar olduğunda söz söylemesi beklenen alanlardan birisi değil, en azından dışarıdan bakınca konformist, hatta bazen sinik görünen doğası, psikanalistlerin politik konulara burun kıvırdıkları şeklinde -belki de haksız değil- bir izlenimi ortaya koyuyor. Freud’un psikanalizin bir dünya görüşü (Weltanschauungen) olmadığını söylemesi boşuna değil, politik olayların hay huyuna kendi yeni kurduğu disiplini feda etmek istememesini ihtiyatlı bir yaklaşım olarak görüyorum. Öte yandan yine haklı olarak eğer psikanaliz bir şey söyleyecekse ve karnından konuşmadan bunu yapacaksa, bunu duymak isteyecek insanlar da olabilir. Basitçe toplumda var olan ve kendini muhalif olarak konumlandıran her tür konuma karşı ya da onların tarafında mevzilenmeden bir şeyler söylenebileceğine inanıyorum. Önceki iki yazımda da bunu bir miktar yapmaya çalışmıştım, psikanaliz gündelik politik olguların ötesine geçmemizi sağlayabilecek teorik araçlara sahip. Mesela corona pandemisindeki ölümle karşılaşma mevzusundan bahsettiğimde aslında bir şekilde olayın politik bağlamını farklı bir düzeyde ortaya koyan bir savı ortaya koyduğumu düşünüyorum. Öte yandan bedenler söz konusu olduğunda, psikanaliz en azından şunu sormaya yeterlidir sanırım: Bedenlerimiz üzerinde bizim arzumuzun bile ötesine geçen böylesi bir yasaklayıcı politik güç dayanağını nereden alıyor? Ve bizim bu dayanakları sorgulamaya bile mi yetkimiz yok? “Bedenlerinizi eve kapatın!” buyruğu bu buyruğu yasal olarak kendi uhdesine almış devlet otoritesinin bilimin otoritesiyle belki de yeni türde bir kaynaşmasını göstermiyor mu? Lacan hem XI. Seminer’de hem de Ecrits’nin içinde Subversion of Subject’de bilimin ilerleyişini, aslında bunun bir iç tutarlılığa sanıldığı kadar yakın olmadığını söyleyerek eleştirdiğinde, ona karşı kaldırılan itirazcı parmaklar psikanalizi “bilimsel olmamak”la yerden yere vurmakla meşguldü. Bugün de bir milim ilerleme olduğu söylenemez. Bugün de yine aynı argümanlarla söylenenlerin yapılması bekleniyor, üstelik bu sefer bireysel sorumluluk bayrağı altında hastalığın ilerleyişinin sorumluluğu -benim tam da liberal diyeceğim bir anlayışla- tek tek kişilerin üzerine yıkılmak isteniyor. Haksız yere psikanalizi “bireyci” olmakla, “toplumsal olanla” ilgilenmemekle suçlayanlar bunu gördüklerinde ne diyorlar acaba? Çünkü psikanaliz bireyci değil, psikanaliz kendi uhdesine aldığı ve “özne” dediği mefhumla ilgileniyor. Bunun sosyal teorinin “birey”iyle bir ilgisi yok.

Seçim yapamama ya da her öznenin kendi tekilliği içinde reaksiyon verme alanının git gide daralması hepimizi büyük kitleler hatta güruhlar halinde yönlenmesi beklenen devasa nesnelere indirgiyor. Bilimin oldum olası tavrı bu “nesne” konumuyla iç içe geçmişti zaten, yani insanları birer nesne olarak kavrama hali. Bu bilimin kendi iç işleyişi ve ilerleyişi açısından belli şerhlerle kabul edilebilir bir durumken, bilimci ideoloji sanki böyle bir durum yokmuş gibi her şeyde söz almaya kalkışınca karşısına corona gibi aşılamaz bir duvar çıktığında yasa yapıcı gücüyle devlete yaslanmakta sorun görünmüyor. Ama ihtiyacımız olan bu mu? Bize hayatımızın her alanında ne yapacağımızın söylenmesi mi? Bunun makul ölçeklerle ve çağın, modernitenin, ilerlemenin aydınlığıyla gerekçelendirilmesi özneleri felç ediyor, karar alamaz, hatta biraz daha ileri gidersek düşünemez hale getiriyor. Kendi alanımızdan bir örnek verirsek, “mutsuzluk”un ölçülebilir, hesaplanabilir boyutlarda bir şeymiş gibi ele alınıp, bunun kavranmasının ve sınıflanmasının ve tedavisinin yine aynı zihniyet dünyası içinde ele alınması dünyamızı zenginleştirdi mi yoksa çoraklaştırdı mı? Neyin hastalık olduğunun sınırları bazen öylesine bulanıklaştı ki, bir yakınını kaybeden birinin yas mı tuttuğu yoksa ilaç kullanması gereken bir hasta mı olduğu tartışmaları arasında işte yukarıda söylediğim özne kayboldu, berhava oldu. Nesnellik denilen ağır ölçütün, kayanın, kütlenin, her farklı görüş ortaya çıktığında, bu farklı görüşü savunanların kafasına indirilmesi zor durumlardan çıkış konusunda toplumlarımızı güçsüzleştirdi. Sadece güce, otoriteye dayanan böylesi bir anlayışın aslında ironik bir şekilde kendisinin vadettiği rasyonalitenin sınırlarına bile yaklaşamıyor olması hazin bir durum. Ama ne gariptir ki aynı ölçütlerle bu fikriyatın karşısına çıkmak mümkün olmuyor, burada bir “immünite” olduğu kesin.

Psikanaliz -tabii ki Lacancı olanı- insanlar arasındaki bağların git gide koptuğunu, ufalandığını hatta belli bir anlamda yapısal bir şekilde imkansızlaştığını Lacan’ın 70’li yılların başında deklare ettiği fikirlerden beri biliyor. Ama bununla ne yaptı psikanalistler? Bu konuda bir bilanço çıkarmak için çok geniş bir alanı taramak gerekiyor, bu yazının sınırlarını çok aşan bir iş olur bu. İyi niyetle ve eleştirel niyetle iki birbiriyle zıt yanıt verilebilir: Bunu ortaya koydular, kapitalist birey idealini eleştirdiler, öznelerin birbirleriyle değil metalarla ilişkilendiklerini söylediler vb. denebilir. Bu ilk cevap. İkinci cevap ise hiçbir şey yapmadılar, sadece söylemekle yetindiler olabilir. Bu iki ucun arasında bir yerlerde “söz”le işleyen bir disiplinin, sadece söylemesinin bile bir eylem olduğunu söylemek isterim. Evet bunu politik bir duruş olarak söylemek isterim. Bazen söylemek, bir söz, etki eder, kalır, tutunur, geri döner. Psikanalizin bize verdiği bu dersi az bulanlar olabilir, haklı değiller, ama onlar böyle düşünmeye devam edecekler.