Kenzaburo OE ve ebeveynin çocuk arzusu

Özgür Öğütcen

Freud şöyle demişti, “insan küçük şeyler söz konusu olduğunda uzun uzun düşünebilir ancak büyük şeyler söz konusu olduğunda -evlilik gibi, çocuk sahibi olmak gibi- hiç düşünmeden yapmalıdır.” Freud karara bağlanması gereken olaylarda düşünmenin bize fayda sağlamadığını ama kendi eylemimizden destek alabileceğimizi söylüyor.

Kendi kararımızı, örneğin çocuk sahibi olma kararını, ne belirler?

Buna yanıt vermeden önce şu soruyu ortaya atmak istiyorum: Anne ya da baba olmak için belli bir eşiği aşmak, örneğin hayatımızın hazır olmasını beklemek -maddi açıdan, işle ilgili vb.- ya da henüz bu yükü taşıyacak olgunlukta olmadığımızı düşünmek işe yarar bir düşünme tarzı mı? Yani, mesela “Doktorayı bitirmeden çocuk sahibi olamam!” veya “İşte terfi almadan çocuk yapamam!” demek doğru bir düşünme tarzı mı? Hemen bunun cevabını verebiliriz: Hayır! Freud’un dediği gibi bunu ya yaparız ya da yapmayız ama beklediğimiz eşik her ne ise ona hiçbir zaman ulaşamama riskini taşır bu durum. 

Çocuk bir anlamda “nesne” gibidir, kendi adına, kendi arzusu adına konuşmaz, seçim yapmaz. Onun hakkında konuşulur, o Öteki adına konuşur, o Öteki’nin ağzından konuşur. Bu analitik pratik için önemli sonuçları olan bir durum ve iki aşamalı bir sonuç yaratır. İlkin, analitik çalışmanın içinde çocuktaki özneyi açığa çıkarmak; ikincisi ise, bu öznenin kendi adına konuşabileceği bir alanı yaratmak ve sürdürmek. Çocuk bir yorumcudur. Bu çocuk-öznenin aileyi yorumladığı anlamına gelir. O zaten en başta bir kez yorumlamıştır ve bu yorumu yarım kalmıştır aslında, şimdi analitik çalışmayla ikinci kez ailesini, ailesinin arzusundaki yerini yorumlar.

Yukarıda da bir miktar belirtildiği üzere, yaşadığımız çağda anne baba olma bir açıdan seçim meselesine indirgenmiş durumda. Bunu gerçekleştirmenin olası risklerini hesaplamayı seviyoruz ve eğer mümkünse sıfır riskle bu işi kotarmayı umuyoruz. Gündelik bağlamda bu, “Ruhsal sorunu olmayan, ‘travmatize olmamış’ bir çocuk sahibi nasıl olabilirim?” sorusunun etrafında şekilleniyor. Oysa eskiden bu karar bir risk alanı olarak görülmüyordu, insanlar bunu sadece yapıyorlardı. Çocuk sahibi olmak hayatın olağan akışının bir parçası -hem de belki en önemli parçası bile değil- olarak telakki ediliyordu. Bugün arzularımızla aramıza bir şeyler girmiş gibi sanki. Arzumuzdan uzaklaşmamız evlenme kararında da ortaya çıkıyor, bir türlü doğru insan bulunamıyor, bir türlü doğru zaman gelmiyor ve neden olmasın riskli bir karar vermektense bunu hiç yapmamak yeğlenebiliyor. 

Psikanaliz bize arzunun her zaman bir risk taşıdığını defalarca kez göstermiştir. Çünkü seçim yapmak bir şeylerin bedelini üstlenmek demektir, yani kaybı -kastrasyonu- üstlenmek demektir. Psikanaliz bir şeye, bilinçli varlığımızın dışında işleyen bilinçdışı bir programa karşı çıkmak demektir. 

Yukarıda yanıt vermediğimiz soruyu tekrar soracak olursak, “çocuk sahibi olma kararı hangi düzeyde verilir?” Tabii ki arzu düzeyinde. Peki arzu bir şeyi istemekle, bir şeyi yapmak konusunda irade göstermekle aynı şey mi? Hayır değil. Arzu basit bir istek, bir ihtiyacın doyuma ulaşması, bir yöne gitmek için irade göstermek demek değil. Freud’un arzu için seçtiği Almanca kelime “Wunsch” idi ama Lacan’ın da belirttiği üzere Almanca’da bunun için bir kelime daha var: “Begierde”. Lacan tıpkı Spinoza gibi arzunun insanın özü olduğunu düşünüyordu.  

Lacan arzu hakkında The Subversion of Subject and Dialectic of Desire’da şöyle diyor: “Kendimi söz konusu arzunun mantıksal bir indirgenmesine teslim etmek şöyle dursun, arzunun talebe indirgenemezliğinin içinde tam da onu ihtiyaca indirgenmekten alıkoyan şeyin de bulunduğu tespitini yapıyorum.” (Ecrits, İngilizce versiyon, s. 681). O halde, kendimize Lacan’ın bu ifadesini rehber edinerek, bir çocuğa sahip olmak konusunda bir arzudan bahsedeceksek bir talepten ya da bir ihtiyaçtan bunu ayırt etmek gerektiğini söyleyerek ilk adımı atmalıyız. 

Dolayısıyla niye çocuk sahibi olmak istediğimiz kolayca bilemediğimiz bir düzeyde gerçekleşir. Çünkü arzu bilinçdışıdır. Üstelik onun bildiğimiz bir nesnesi de yoktur. Örneğin susadığımızda su içebiliriz, acıktığımızda yemek yiyebiliriz; bunlar birbirine denk düşen nesneler ve doyumlardır. Arzu ise bizi böyle bir doyuma doğru götürmez, onun doyum verdiği kesin olan bir nesnesi yoktur. O bir kayma hareketinin içinde ortaya çıkar, o bir etkidir. Hatta histeriden bildiğimiz üzere dışarıdan negatif görünen bir şekilde arzu doyuma ulaşır, örneğin tatminsiz kalarak. Arzumuzun amacı bizi tatmin etmeyen durumların içine girmek, böyle arzulamak olabilir. Onun nesnesi olmayan bir şey, bir tür negativite olabilir. Bu nokta Lacan’ın önemli katkılarından birisini oluşturuyor, yani arzulamayı bir tür olumsuzla birlikte tanımlamak. Freud’un Kasabın Güzel Karısı’nın rüyası etrafında fark ettiği husus, onun arzusunun tatminsizlik üreterek tatmin olduğu yönündeydi. Burada bir paradoks olduğunu iyice fark etmemiz gerekiyor ama çok faydalı, çok üretken bir paradoks bu. 

Seçim yapmak ve riski bir araya getirmiştik yukarıda… oradan devam edersek… Demek ki aslında arzunun içine baştan bu risk kayıtlıdır. Arzu saf bir doyum alanına çıkarmaz bizi. Peki ne işe yarar? Bu noktada “arzu” ile “arzulu olma hali” arasında bir ayrım yapabiliriz. Arzulu olma hali, bir arzuya sahip olma hali bir hareketin içinde olmak demektir, bu bizi hayatın içinde hareket ettirir. Arzunun yapısal olarak olmadığı ya da donduğu durumları -mesela melankoli ve paranoyayı- düşünün, bu öznelerde arzu hareket etmez, bir yerde donmuş kalmış gibidir. Örneğin Freud’un meşhur vakalarından biri olan Kurt Adam’da arzu çocukluktan kalan bir sahnenin imgesinde donmuştur… 

Arzuyu şöyle hayal edebiliriz, o yöne doğru gittiğimiz bir ufuk çizgisi gibi… imkânsız… hep geleceğe ertelenen… fakat bizde bir hareket var. Bir yöne doğru gidiyoruz, durmuyoruz… Bu diyalektik hareket kendiliğinden bir yere çıkıyor mu? Belki ama muhtemelen hayır. İşte arzunun bütün bu paradoksları psikanalizin içinde ele alınabilir ve ona bir “yeni” sıfatı eklenebilir…

Çocuk meselesine geri dönecek olursak… Lacan Semptom Üzerine Cenevre Konferansı’nda şöyle diyor:

   “Bir özne için arzulanmış olma biçiminin onun için sahip olduğu önemi analizden iyi biliyoruz, demek istediğim bu andaki kişinin hala hiçbir surette hiçbir şey olduğuydu. Tehdit altında yaşayan kişiler vardır ve bu bütün ömürleri boyunca sonlanmayacaktır, bir ya da iki ebeveynin tehdidi altında –hangisi olduğunu söylemeyeceğim- onları arzulamadılar. Bu bizim gündelik metnimizdekidir.

     “Ebeveynler özneyi işte bu işlevin içinde, sembolizm dediğim şeyin kalıbına dökerler. Açıkçası bunun anlamı şudur, çocuk herhangi bir şekilde bir sembolün temeli değildir, ama ona bir konuşma kipi bu yolla yavaş yavaş zerk edilmiştir, ki bu da ailesinin onu kabul etmiş olduğu kipin bir işaretine dayanabilir. Bunun her türden çeşitlemeye ve zenginliğe sahip olabileceğini iyi biliyorum. Hatta arzulanmamış bir çocuk bile sonradan daha hoş karşılanmış olabilir, her ne adına olursa olsun onun ilk çalkantılarından sonra bu meydana gelebilir. Bu, belirli bir tarihten önce var olmamış olan arzunun bazı işaretlerinin varlığına engel olamayacaktır.” (Lacan, Semptom Üzerine Cenevre Konferansı).

Çocuk için arzulanması, doğumundan bile önce onun hakkında konuşulması ya da az konuşulması, hiç konuşulmaması bir iz bırakır. Ama bütün hikâye bununla bitmiyor! Eğer öyle olsaydı psikanalizin bir “prevention” programı olurdu. Bildiğimiz üzere böyle bir şey yok. Özne bir yerlerde şekillenir, bu bizim bildiğimiz bir alan, fakat bu alanın koordinatları özneye ve onun seçimine bir yer, bir alan bıraktığı içindir ki özne kendi yoluna gidebilir. Burada başı sonu belli bir determinizm yoktur, iki kere ikinin dört ettiği bir alanda değiliz demektir bu. Peki sonra nasıl söyleyebiliyoruz, “onun şöyle olmayan bir babaya sahip olması”, “böylesine kendisine yapışan bir anneye sahip olması” onun yolunu bir tür normallikten alıp çıkardı ve başka bir yöne sevk etti diye? Bunu söyleyebiliyoruz çünkü bunu hikâyenin sonundan başına bakarak söyleyebiliyoruz, tersi doğru değil. Determinizmin ilmikleri tersine doğru söküldükçe kendi nedenini ele veriyor. Bu Lacan’ın 11. Seminer’de tartıştığı “neden” ve “sonuç” hikayesiyle ilgili. Bir sonuç kendi nedeninden önce gelebilir. Evet böyle olabilir. Bu noktanın psikanaliz üzerinde çok önemli etkileri olduğu kanaatindeyim, Lacan’ın bu bakış açısı psikanalizde özneye bir yer açma anlamına geliyor. Lacan “özne daima sorumludur” demişti. Ben bunu iki şekilde anlıyorum: 1) Öznenin sorumlu olması demek öznenin seçim yapabildiği anlamına gelir, 2) Öyleyse en deli özne bile konuşabilir, hatta konuşmak zorundadır ki psikanaliz onun için işlemeye başlasın, ona etki etsin.

“Kişisel Bir Sorun” – Bir Lacancı olarak Kenzaburo Oe

Bahsedeceğim roman Nobel ödüllü Japon yazar Kenzaburo Oe’nin Kişisel Bir Sorun adlı romanı.

Oe’nin romanı erkek kahramanın birkaç günü etrafında dönüyor. Kahramanımızın karısı doğum yapmak üzere hastanededir, o ise Afrika’ya bir gün yapacağı bir seyahatin hülyalarına dalmış durumdadır. Arada bir kayınvalidesini arayıp doğum hakkında bilgi almaktadır. Yeni dünyaya gelecek bebeğin onun Afrika seyahatini engelleyeceğini düşünmektedir. Çocuk bu şartlarda dünyaya gelir. Çok ağır bir hastalığı vardır küçüğün, kafatası tam oluşmamıştır, beyninin bir kısmı oradan fıtık yapmıştır. Doktorlar çocuğun bir günü çıkaramayacağını, bugün yarın öleceğini söylerler. Hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı bebek yatağında, sargılar, kurumuş kan pıhtıları, kahverengiye dönmüş bezler arasında yatmaktadır. Bir nesne! Bird bu haberle ne yapacağını bilemez bir halde savrulmaya başlar. Bebeğin ne hissettiğini düşünür, orada yatakta yatanın, her şeyden habersiz bu canlının ne olduğunu tasavvur etmeye çabalar. Sonra, genç baba bir gösteren bulur, “savaş alanında yaralanmış Apollinaire gibi”, başından yaralanmış, sargılar içinde bir bebek. Bir özne mi? Belki? Bir an, hiç beklemediği bir an, gözünden bir damla yaş düşer. Baba olmayı sorgulamaya başlar. Bir çocuğun babası olmak ne demektir? Öleceği söylenen bir oğlanın babası olmak ne demektir? Kendisi baba olmaya hazır mıydı acaba? Keşke hiç çocuğu olmasa mıydı? Lacancı bir roman dedim, çünkü Lacancı temalarla bir Lacancı gibi ilgilenmenin ötesinde, az sonra söyleyeceğim bir an bana çok Lacancı göründüğü için böyle diyorum. Şehrin içinde dolanmaya başlar, kavga çıkarır, kayınpederini ziyaret edip durumu anlatır, anlamsızca dolanır, sonunda üniversiteden eski bir kız arkadaşının evine gitmeye karar verir: Himiko. Himiko kendi de kocasını intihar sonucu kaybetmiş bir kadındır, kayba ve yasa yabancı değildir. Himiko ile hem viski içerler hem de Bird’ün oğlundan, babalıktan, evlilikten ve cinsellikten konuşurlar. Sonra şöyle bir diyalog geçer aralarında:

“Doğru. Çocukluğum çabucak bitiverdi. Şimdi babalık yaşındayım. Fakat baba olmak için yeterince hazır değildim. Doğru düzgün bir çocuk sahibi olamadım. Ne zaman sıradan bir baba olabileceğim acaba? Kendime güvenemiyorum,” dedi Bird, duygusallaşarak.

Himiko ise, tam da Lacancı bir analistin yapabileceği gibi, onu şöyle cevaplar:

“O dediğin konuda hiç kimse kendine güvenemez. Bir sonraki çocuğun sağlam bir çocuk olursa, sen de kendini daha fazla baba gibi hissedersin. Geçmişe dönüp baktığında içindeki güven güçlenecektir.” (Oe, K. Kişisel Bir Sorun, s. 81)

Bu yorumun Bird üzerinde nasıl bir etkisi olur dersiniz? Uykusu gelir! Dayanılmaz bir uyku bastırır. Kahramanımız kendi arzusuyla boğuşur, çocuğu istedi mi? İstemedi mi? İstediyse düzgün bir şekilde istedi mi? … 

Peki, bir çocuğu istemek, bir çocuk sahibi olmak için arzu duymak ne demek? Bunu nasıl ölçebiliriz? Bir kişi çocuk istiyorum diyebilir. Bu bir taleptir. Ama çocuk arzusu ile bunun arasında bir ayrım yapmak gerekmiyor mu?

Peki bir çocuk arzusu nedir? Psikanalize atıfta bulunarak şöyle yanıtlayacağız bu soruyu bir çocuk talep etmekle bir çocuğu arzulamak aynı şey değildir ve ama arzulanmış bir çocuk için gereken öncelikle taleptir. Lacan’ın formülü buradaki güçlüğü bize hatırlatıyor, bunu arzu kavramını psikanalize dahil ederek yapıyor, arzu adlandırılabilir bir şey için arzu değildir. Böylece şunu görmüyor muyuz? Talepte ayak diremeyi hemen reddetmeliyiz. Bu ısrar elbette göz ardı edilemez, kendi rolünü oynar, ama bu yeterli mi?  

Bununla birlikte, bilindiği üzere çocuk talebi olan, birbirinden çok farklı pek çok insan var. Talepler alanında bir çeşitlilik söz konusu. Şu ya da bu nedenle açıklanabiliyor çocuk sahibi olma isteği. 

Freud çocuk arzusunu anneyle ilişkilendirmişti. Annenin kastrasyon karşısında alabileceği olası kadınlık konumlarından biri olarak söz etmişti annelikten. Bebek=penis denkliği Freud’dan geliyor, bebek anne için onda olmayan bir şeyi, onun eksikliğini telafi etmek için ortaya çıkıyor, annede olmayan şeyin yerine geliyor, yani fallusun. Freud’un bu yorumu kadınlıkla eksiği, yani fallusu belli bir diyalektiğe, belli bir ilişkiye sokması açısından çok verimli görünüyor bana. Peki ya erkek, baba nerede duruyor? O da fallik bir anlamlandırma çerçevesinden mi çocuk arzusu içinde? Neden olmasın? Böyle düşünülebilir. O halde kendini babalığa her hazır hissetmediğinde kendisini fallus terazisine oturtmuş olacak, bir tarafta kendisi diğer tarafta fallus olan bir terazi. Öyleyse bazen ya da belki çoğu zaman bu fallik konumdan geçmeli o da, yani kendisinde olmayanın tarafına doğru gidebilmeli. Bu babalığın simgesel şartı. Sadece bundan mı ibaret peki? 

Freud bu arzuyu kadının tarafına ve kadın cinselliğinin tarafına koymuştu dedik. Lacan bize erkeklerde de çocuk sahibi olma isteğinin olduğunu, psikanalitik kliniğin bunu gösterdiğini hatırlatır. Dahası bu, bugün teknik olarak mümkündür, yani bir kadın babasız olarak bir çocuk yapabilirken, bir erkek de annesi olmadan, taşıyıcı anne ile çocuk yapabilir.  

Arzu meselesine devam edecek olursak… Psikanaliz arzu konusunda ilk başta şunu bize şu minimal tanımı verir: Arzu daima Ötekinin arzusudur. Burada ne görüyoruz, üzerinde uzlaşılmış formüllerin ötesinde, bu arzunun eksiğin ve fallik anlamlandırmayı beraberinde getiren “çağrı”nın üzerine inşa edildiğini. “Çağrı” meselesini önemli görüyorum. Aklımızda bir şüphe kalmadan bunun sonuçlarını iyi anlamalıyız: Her çocuk her durumda kelimelerin izini taşıyacaktır, bu kelimeler ona sadece söylenmiş de olabilir, öldürücü de olabilir, bu onun doğumuna öncülük eder ve onu dile dahil eder. Özne her durumda dile girmesinin sonuçlarına DAYANMAK zorunda kalacaktır. Burada Türkçe’nin bize sunduğu bir olanaktan yararlanarak şunu belirtmeliyiz: Dayanmak iki anlama gelmiyor mu? Hem ona yaslanmak, ondan destek almak hem de canını sıksa bile sonuçlarına katlanmak değil mi?