Seans devam etmeli!

Salgın çağında internet ve psikanaliz

*Virüs çağında psikanaliz üzerine yazılar 2

Dünya çapındaki corona virüs salgınıyla birlikte psikanalistleri ve psikoterapistleri ilgilendiren bir soru ortaya çıktı: Skype veya başka bir platformu kullanarak seans yapmak ne anlama geliyor? Bu salt teknik bir sorun mu? Bunun yüz yüze seans yapmaktan ne farkı var? Zararları olabilir mi? Yoksa sadece geçici bir önlem olarak, pratik bir yöntem olarak kabul mü etmeliyiz bu araçları? 

Bu soruya bir halk sağlığı sorunu gibi yaklaşıp, devlet neyi öneriyorsa, bizlerin de “sorumlu vatandaşlar” olarak buna uymamız gerektiğini söyleyenler oldu. Bu yaklaşım kendisini genel uygulamaların ve “bilimsel” yönergelerin ışığı altına yerleştirdiğini düşünerek gönlünü ferah tutabilir. Ama hakiki bir psikanalitik yaklaşım herkes neyi yapıyorsa onu yapmak olamaz. Bu basitçe bir bilim karşıtlığı değil ama tam tersine, bilimin de kendisini sınaması için ona eleştiriler yöneltmek anlamına geliyor. Kaldı ki bilimsel öneriler birbiriyle çatışabiliyor, örneğin salgının başında İngiltere’nin, sonrasında İsveç’in “sürü bağışıklığı” (herd immunity) teorilerine yaslanmaları diğer ülkelerle aralarında bir yaklaşım farkı teşkil etti, bu yaklaşımın diğerinden daha az bilimsel olduğu söylenemez.

Seansları kesinlikle sürdürmek gerekir! İşte psikanalitik yaklaşım bu olabilir. Peki seansları sürdürmekle ilgili dayanağı bir analist nerede bulabilir? Neye dayanarak seansları sürdürür?

Bu soru Skype’la mı yapalım? Zoom’la mı? sorusundan daha önemli. Çünkü pek çok durumda ortaya çıkması beklenen “Analist kimdir?” sorusuna kaynaklık ediyor. Devletin yönergeleriyle “kurumsal nizamnameler” yayınlayıp herkesin bu tek tip yaklaşıma uymasını beklemek analist kimliğiyle çatışmalıdır. Analist kararlarını alırken tek bir şeyi destek alabilir: analistin arzusu. Bu Lacan’ın bir kavramı. Lacan’ın bu kavramı ortaya attığı 60’lı yıllardaki tartışması analistin kim olduğu tartışmasıyla el ele gidiyordu ve ne ilginç ki -örneğin XI. Seminer’de- aynı zamanda bilimin statüsünü de tartışıyor. Analistin arzusu zor durumlarda psikanalizi sürdürmeyi de içerir. Hatta zorluklar, özellikle var olan toplumsal durumdan kaynaklananlar, psikanalizin sürdürülmesinin doğal bir parçası sayılabilir. Zamanımızda, çağın ruhundan ötürü analizin önünde pek çok engeller var, öznenin sesi git gide daha az duyuluyor. İşte Lacancı analistin arzusu kavramı Lacancı bir analizin sonunda ulaşılması hedeflenen bir tür ufuk olarak anlaşılabilir. Bu kavramın çeşitli tezahürleri var: Bir tanesi analistin analizanlarının analizini mümkün olan her şartta sürdürmek istemesidir. O dış gerçekliğin dayattığı durumlar karşısında geri çekilmemelidir. İkincisi, analizanlar dış gerçeklikle fazlaca meşgul olduklarında -ki bu Freud’un pek çok vesileyle tarif ettiği gibi dirence örnek sayılabilir- onları analitik çalışmalarını sürdürmeleri için yüreklendirmelidir, devletin koyduğu kurallara uymalarını teşvik etmek analistin görevi olamaz. Biliyoruz ki devletler tarihte çoğu zaman uyulması pek de hayırlı olmayan şeyler önerdiler. Üçüncüsü, analistin arzusu bir analistin kararlarını alırken kendi arzusunda bunun dayanağını bulması anlamına gelir, herhangi bir otoritenin kararını beklemeyecektir bunun için. Eğer böyle yaparsa onun için önemli olan psikanaliz değil ait olduğu grup kimliği ve grup hiyerarşisi demektir. Sonrasında bu grubun aldığı ve şu ya da bu ölçüde hoşuna gitmeyen kararlar olduğunda susması gerektiğini peşinen kabul etmiş olur veyahut kara koyun olmayı kabul edecek demektir. Dördüncüsü, analistin arzusu bir kolektifle birlikte hareket etmeyi dışlamaz, ama burada alınan kararları evrensel hakikatler gibi, tek doğru gibi kabul etmeyi açıkça tartışmayı kapsar. Hiç kimse, grup, kişi, komite, heyet vb. zamanlar üstü bir evrensel hakikate sahip olmadığına göre bunları tartışmayı bir görev gibi kabul etmeliyiz. Eğer bunlar tartışılmaz ve olduğu gibi kabul edilirse bunun arkasından sessizlik gelecektir, yeri gelip soru sorulduğunda kimse konuşmayacak ve herkes bir diğerinin bunu yapmasını bekleyecektir. Nihayetinde bu durumdaki kişiler günü geldiğinde kendilerinin karar alıcı olduğu bir gelecek hayaliyle yaşayacaklardır.

Skype mı doğru yöntem Zoom mu gibi beyhude tartışmalardansa psikanalizi yöntem olarak kullanan bütün analist ve terapistler kendi pratikleriyle ilişkilerini sorgulasalar daha iyi ederler. “Normal olan budur”, “Normal olan bu şartlarda bunu yapmaktır” demek psikanalizin içine toplumda kabul gören normları ithal etmek demektir, hal böyle olunca bir de “anormal” davranışlar ve tutumlar repertuarı oluşturmak, dışlayıcı bir anlayışa doğru adım atmak artık an meselesi haline gelir.

Bir analist analistin arzusuna sahipse zor şartlarda analizanların analizlerini sürdürmelerini sağlamak onun bir numaralı önceliği olmalıdır. Corona salgınından dolayı sokağa çıkma yasağı ilan edilirse seanslar hangi teknik olanak elveriyorsa onunla sürdürülebilir. Mesele bu teknik olanağın kendisi değil, mesele “sürdürmek”. En ağır koşullarda, savaşta, salgında ya da herhangi türden başka bir durumda psikanalizi sürdürmenin imkânsız hale geldiği ana kadar psikanalizi sürdürmek gerekir. Freud Naziler gelip kırk yıldır pratiğini sürdürdüğü ve yaşadığı evinden onu zorla çıkarana kadar psikanalizi sürdürmüştü. Ona gönüllü olarak evini terk ettiğine dair bir belge imzalatmak istediklerinde kağıda şunu yazmıştı: “Gestapo’yu herkese hararetle tavsiye ederim” Ölüme karşı mizah, salgına karşı psikanaliz!

Psikanaliz corona salgınında ne işe yarayabilir diye sorulabilir. Tek tek bireylerin bu durumu kendi açılarından ele almalarını sağlayabilir psikanaliz. Çünkü TV ve gazetelerdeki bütün “uzmanlar” sanki herkes aynı deneyimi yaşıyormuş gibi genel çözümler öneriyorlar. Ancak her birimiz her durumu farklı şekilde ele alırız, farklı şekilde onunla baş ederiz ya da edemeyiz. Herkesin zorunlu olarak her şeyden “travmatize” olması da gerekmez. Psikanaliz öznelerin kendi gösterenleriyle kendilerine ait anlamı ve anlamsızlığı bulmalarına alan açabilir. Yaygın medyada bıktırıcı şekilde tekrarlanan “Herkese aynı öneriler, herkese aynı ilaçlar” yaklaşımı aslında tümümüzün tekilliğini hiçe sayan bir anlayışı temsil ediyor. Ve bu anlayışın altında parıldayan ticari hırsı görmemek mümkün değil, en azından bazen oldukça parlak şekilde ışıldıyor.

Kısacası Lacancı psikanaliz hem bir taraftan her yere egemen olan bilimci söylemi eleştirirken bir taraftan da genellemeci psikolojik reçetelere karşı çıkıyor. Bilimci söylem derken bilimi kast etmiyorum, sonuçta bu salgının tıbbi çözümü yine bilimden gelecek; bilimci söylem derken bilimin her şeyi halihazırda açıkladığı ve her şeyin bilimle açıklanabileceği türündeki radikal anlayışı kast ediyorum. Ne garip ki en otoriter yönetimler bile hevesle bu bilimci söylemi kullanıyorlar; örneğin Çin’de devlet tarafından insanların tek tek izlendiğini bu salgın döneminde öğrenmiş olduk. Devran dönüp bir muhalefet oluşursa Çin devletinin onlara neler yapabileceğini de hesaba katmamız gerekmez mi?

Lacan’la başladık Freud’la bitirelim.

Freud’un kızı Sophie 25 Ocak 1920’de İspanyol Gribi sonucu gelişen bir pnömoniden (zatürre) dolayı hayatını kaybetmişti. Herhalde bir baba için en zor anlardan birisi olsa gerek. Freud bunun üzerine yakın çalışma arkadaşı Sandor Ferenczi’ye yazdığı mektubu şu sözlerle noktalar: “çekti gitti, söyleyecek bir şey yok.” “Ya biz? Karım çok sarsıldı. Şöyle düşünüyorum: Seans devam ediyor. Ama bir hafta boyunca biraz fazlaydı.” Evet, seans devam ediyor, seans devam etmeli.  

Unutmayın! Freud psikanalzi “veba”ya benzetmişti! Yani bir salgın hastalığa!