Virüs çağında psikanaliz üzerine yazılar 1 *

Corona virüsü ve psikanaliz

Özgür Öğütcen

“Illness is the night-side of life, a more onerous citizenship. Everyone who is born holds dual citizenship, in the kingdom of the well and in the kingdom of the sick. Although we all prefer to use only the good passport, sooner or later each of us is obliged, at least for a spell, to identify ourselves as citizens of that other place.” (Susan Sontag, Illness as metaphor, s. 3)

Bu yazının yazılmaya başlandığı 2020 yılının mart ayının ortalarında corona virüs vakaları Türkiye’de yavaş ama istikrarlı bir seyirle artmaya devam ediyor. Söylenenlere bakılırsa virüsün yayılma hızı bir süre sonra, en kötü örneklerden biri olarak gösterilen İtalya’dakine benzer şekilde, çok hızlı bir evrim geçirerek binlerle ifade edilen sayılara ulaşabilir. Bu bir olasılık, ancak gerekli önlemler alınırsa yayılma zinciri bir yerinden kopabilecek ve virüsün etkisi sınırlanabilecek. Önümüzde iki tür örnek var, biri İtalya, ki bu ülkede önlem almakta geç kalındığı söyleniyor; diğer örnek ise, Uzakdoğu ülkelerinden bazıları, örneğin Güney Kore, ifade edilenlere bakılırsa bu ülkede hem hızlı bir biçimde virüsün yayılmasına karşı önlemler alınmış hem de bütün süreç demokratik bir şekilde kamuya açık olarak yürütülmüş. Bu örnekler bize virüsün yayılmasına karşı geçerli tek bir yolun değil ama etkili ya da etkisiz olabilecek birden fazla alternatifin olduğunu gösteriyor. Kamu otoritesinin bu süreçteki tutumu da değişkenlik gösterebiliyor, bazen hızla yanıt üretebilirken bazen atıl kalabiliyor.

Bir taraftan virüsün doğası ve ona karşı üretilecek aşı ve ilaçlar konusunda çalışmalar hızla devam ederken, diğer taraftan bu hastalığın kökeni konusunda da çeşitli teoriler üretilmeye devam ediyor. Bu yazıdaki amacım farklı bir perspektiften olayları ele almak, yani psikanaliz perspektifinden. Bu noktadan bakınca, salt bir kamu sağlığı sorunu gibi görünen “nötr bir olgu” üzerindeki aşırı malumat temelinde inşa edilmiş esrar perdesi belki farklı bir biçimde algılanabilir.

Ölüm metaforu olarak corona

Ölümle karşılaşma hiçbir zaman kolay olmadı. Ne geçmişte ne de şimdi! Ölümle karşılaşmanın imkânsız olduğunu biliyoruz, peki insan imkânsız bir şeyle nasıl karşılaşabilir? Bunun imkânsız olması hiçbir etkisinin ya da dolaylı karşılaşmanın olanaklı olmadığı anlamına gelmiyor. Ölümle karşılaşma sonsuz derinlikteki bir karanlığa bakmak gibi ve içinde bizim bakışımıza karşılık veren hiçbir şey yok, bakışımızı bize geri yansıtan hiçbir bakış yok. Bu imkânsız karanlığın içinde kaybolmaktansa, ne kadar işe yaradığına aldırmaksızın bir şeyler üretmek gerekmez mi?

Ölümün yaşadığımız çağdaki algılanışı büyük ölçüde bilimin bize sağladığı araçlarla oluyor. Ölümün ele alınması, tanımlanması, tasnif edilmesi, düzenlenmesi ve ölülerin ortadan kaldırılması hemen tamamen bilimsel prosedürlere tabi. Bunun yanında geçmişin yadigarı olarak duran dini törenler var.

Ölümle karşılaşmanın imkansızlığı ne demek, biraz daha açmak gerekiyor bu konuyu. Bunun için Freud’un Rüyaların Yorumu’nda anlattığı Lacan’ın da XI. Seminer’de yorumladığı bir rüyayla başlayabiliriz. Bu rüyada oğlunu yakınlarda kaybeden bir baba, rüyasında küçük oğlunu görür, alevler içindeki çocuk babasına doğru yaklaşarak, “Baba, yanıyorum görmüyor musun?” diye sorar, adam bu sahnenin üzerine uykusundan uyanır. Gerçekte olup bitenler ise şöyledir: Baba oğlunun ölü bedeninin başında beklemesi için yaşlı bir adam tutmuştur, adam uyuyakalmıştır, bu sırada ölü odasındaki mumlardan biri devrilmiş ve çocuğun üzerini örten çarşafları tutuşturmuştur. Yanık kokusu babanın odasına kadar gelir ve onu uykudan uyandırır. Yan odaya koşar ve oğlunun yatağının yanmakta olduğunu görür. Lacan işte bu rüyada imkânsız bir karşılaşma olduğundan bahseder, bu imkânsız karşılaşma ölümledir, çünkü ölümle karşılaşmadan, rüya onu o diyarlara doğru sürüklemeden rüyadan uyanmıştır. Evlat acısı, belki de dünyadaki en şiddetli acı, ölümle karşılaşma değildir, o bir acıdır. Sonra… Lacan rüyadan uyandıranın ne olduğunu sorar? Çünkü Freud’un rüya teorisine göre rüyanın bir amacı uykuyu sürdürmektir, bir diğeri ise arzuların tatmin edilmesidir. Bu rüya ise kabusa dönüşerek bırakın uykuyu sürdürmeyi, rüyadan gerçekliğe, her ne kadar acı verici olursa olsun gerçekliğe kaçmayı zorunlu kılmıştır.

Ölüm bizi savunmasız yakalar. Ölüm bizi dilsiz, kelimesiz yakalar. Boşluğa düşürür, tekletir, susturur. Unutmaktan beter bir halde yakalar çünkü söyleyecek bir şey yoktur. Ölüm bizi imkansızda yakalar, biz imkansıza yakalanırız. Konuştuğumuz için ayrıldığımız doğa bizi en haşin güçleriyle içine soğurur. Dehşet artık bedenimizdedir, biz bedenimiz oluruz, artık dil bizi, kelimeler, konuşmalar, açıklamalar terk etmiştir. Sadece o babanın karşılaşmadan tersin geri yaptığı, koşarak kaçtığı, o her ne ise orası vardır, kocaman kara bir ağız gibi açılan. Kafka’nın Bir Köy Hekimi’ndeki yara gibi… Freud’un İrma’ya yapılan enjeksiyon rüyasındaki açılan, kırmızı, kanlı, etimsi, irinli yara gibi, formsuz, düzensiz, kenarlardan ve sınırlardan yoksun, kaplayan, işgal eden…

Corona da kendi payına bu imgelerden düşeni alıyor. Onun işgalciliği, arsızlığı, bulaşkanlığı, ordan oraya atlaması ve neredeyse maddi olmayan, yaşamla ölümün sınırındaki varlığı konuşuluyor. Ölümün imgeleri onun sırtına yükleniyor şimdi. Susan Sontag’ın bir zamanlar tüberküloz, sonra kanser, en sonunda da AIDS için ferasetle kavradığı gibi, şimdi sıra coronada. Ölümle ilgili dağarcığımızda ne varsa söyleyebiliriz, düzensiz bulduğumuz, hakkaniyetsiz bulduğumuz ne varsa, nefret ettiğimiz, korktuğumuz her ne ise, kimse söyleyebiliriz. Oysa bir virüsten söz ediyoruz. O daha şimdiden bilimin ona öngördüğü sınırları aştı, geçti gitti. Niye böyle oluyor? Niye bilimsel söylem ölüm metaforlarını ele almakta, kendisinden beklenen sınırlama-tasnif etme-teskin etme işlevini yerine getiremiyor?

Burada bilimi sorgulamamız lazım. Lacan’ın yine aynı seminerde, XI. Seminer, tartıştığı üzere bilimin ilerleyişi hiç de söylenildiği gibi doğrusal, ilerlemeci bir yönde olmadı, pek çok olumsallığın içinden geçerek oluştu. Üstelik Descartes’la birlikte hakikat sorununun kapı dışarı edilmesi, bu tartıştığımız bağlamda, ölüm meselesini bütün belirsizliği içinde karanlığa terk etme sonucunu doğurdu. Kendisini ışık ve aydınlık metaforlarıyla tanımlayan bir bilimci anlayışın bazı soruları üzerinden atması bunları ortadan kaldırmıyor, başka yerde sorulmaya, konuşmaya, kendi adlarına söz almaya devam ediyorlar. Nerede? Edebiyatta mesela. Susan Sontag’ın Illness as Metaphor kitabında pek çok edebi örnekle açıkladığı üzere, hastalıklar çok çeşitli anlamlar üstlenebiliyorlar. Örneğin Romantikler için tüberküloz bir kişinin otantikliğinin en önemli kaynağı olarak görülebiliyor, çünkü ona bir hava, bir melankoli, bir kendine özgülük veriyor bu hastalık. Onu “o” yapan şey tam da hastalığı olarak görülebiliyor bir zamanlar.

Corona ne yapıyor? Coronanın konjonktürü geçmiş salgınlarla kıyaslandığında oldukça farklı birtakım öğeler içeriyor. Birincisi dünya önceden hiç bu kadar birbirine bağlı olmamıştı. Hem fiziksel olarak seyahat, ticaret ve turizmle bağlı hem de kanaat anlamında birbirine bağlı. Corona sanki bu bağlılığın karşıtını temsil ediyor. Yani anti-küreselleşmeyi. Burada finansal olarak birbirine an be an bağlı dünyadaki bütün pazarların bir kopmasından söz edilebilir. Corona herkesi “milli-şey”ine davet ediyor. Bunun ABD’nin Çin’e karşı giriştiği ticaret savaşının bir yansımasını içermediğini kimse söyleyemez, zaten en baştan beri Amerikalılar bu virüse Çin virüsü demeyi ihmal etmiyorlar.     

Geçmişte bir salgının alımlanması, bütün yıkıcı etkileriyle birlikte ölümün hepimizin yazgılı olduğu bir şey olduğu fikrinin etrafındaki uğursuz bir karşılaşma gibiydi. Edebiyatta ölüm ve hastalık birbirinden çok farklı edebi biçimlerde ortaya konsa bile insanları hayatın içindeki boşlukla yüzleşmekten alıkoymuyordu. Bugün ise bu boşluğun kendisi olağanca varlığıyla üzerimize yıkılıyor. Tek tek insanların kaderi kendilerinin boyunu çok aşan devasa yaşam ve ölüm güçlerinin çarpışması arasında olabilecek en böcekvari yaşam formuna indirgenmiş durumda. Ölümle karşılaşmanın imkansızlığı ölüm imgelerinin olağanüstü bir artışıyla el ele gidiyor. Bu Freud’un ölüm dürtüsü dediği kavramla ilgili, başkalarının ölümünü izlemenin paradoksal bir statüsü var: Bir yandan bizden ve sevdiklerimizden sanki mümkünmüşçesine sonsuza dek uzak olmasını istiyoruz, öte yandan ise bu devasa yıkıcı güçle savaşacak bilimin silahlarını kuşanmış devlet otoritelerini göreve çağırıyoruz. Burada bir sorun var! Çünkü devlet otoritesi dünyanın her yerinde böylesi bir durum karşısında ne kadar iktidarsız olabileceğini bize gösterdi. Haliyle şu soru ortaya çıkıyor: Bu durumda kime, neye güvenebiliriz? Bu güvensizlik kuşatması, burada Agamben’e [1] hak veriyorum, daha fazlasını yapması konusunda devletleri yüreklendiriyor ve hiç kimse bu salgın bittikten sonra kamusal hayat üzerinde yarattığı sonuçların ne kadarının telafi edileceğini bilmiyor. Aynı durum işler söz konusu olduğunda da geçerli, işlerini kaybeden insanların kaçının işine ya da eski gelir düzeyine ulaşabileceğini de kimse bilmiyor. Bu kadar belirsizlik altında farklı bir faillik ve öznelik nasıl mümkün olabilir tartışmak gerekiyor. Salgına karşı uygulanacak tedbirlerin demokratik biçimde açıklanması bir talep olabilir elbette, ama bu yeterli mi? Öngöremediğimiz bir durumun içindeymiş gibi ve bu sonsuza dek sürecekmiş gibi davranmaktansa tarihteki bütün salgınların bittiğini hatırlamak ve hatırlatmak çıkar yol gibi görünüyor. Bütün dünyada adına piyasa denen finansal yapıların domino taşı gibi devrilmeleri aslında kökeni bu salgından çok öncelere giden kapitalizmin yapısal krizinin salgınla birlikte zirvesine ulaştığını gösteriyor, ama bazen bazı dağların tek zirvesi olmuyor, birkaç tane daha olabilir. Bu durum bize hayatlarımızı, tüketme biçimlerimizi, dünyayla ve diğer insanlarla ilişkilerimizi, doğayla ilişkilenmemizi yeniden ele almak için bir fırsat sunuyor. Bu olur mu peki? Hiç sanmıyorum. Psikanalizin bize verdiği derslerden birisi insanların değişmeye hiç mi hiç gönüllü olmadıkları yönünde. Değişmektense işleri bizim için düzeltecek bir otoriteye yaslanmak çok daha evla geliyor pek çok kişiye.    

Bunaltıcı tekrarlardan oluşan malumat bombardımanları hemen daima, salgın konusunda da, durumun daha kötüye gideceğine vurgu yapıyorlar. Şen bir coşkudan kızgın bir politik ciddiyete kadar uzanan bir çizgide insanları şunu ya da bunu yapmaya davet eden küçük vaizler dolanıyor sosyal medya denen alanda. Bu vaazcı üslup çoğu zaman bilimin bayrağını yüzlerine doğru savurarak sıradan insanları evde oturmaya davet ediyor, hatta buna mecbur olduklarını söylüyor. Öte yandan onların yaşamının maddi koşulları sağlanmadan ve garantiye alınmadan -örneğin her ay gelen faturaları kimin ödeyeceği gibi sorunları göz ardı ederek- nasıl bu yasağa uyabilecekleri konusunda derin şüphelerim var. Bu dayanışma gösterilmesi gereken alanların en başında geliyor.    

[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2020/03/14/dusunurlerin-covid-19la-imtihani/

*Virüs çağında psikanaliz üzerine yazılar başlığı altında yazmayı planladığım bir dizi yazının ilkini bu yazı oluşturuyor, devamını zaman içinde bu blogda bulabileceksiniz.