Özne ve Zeitgeist

Özgür Öğütcen

Lacan Sempozyumu 2018

“Çağımızın Bilinçdışının Öznesi Üzerindeki Etkileri” 3 Kasım 2018 Cumartesi 

Sayın Albert Nguyen’e bunca yoğunluğun arasında bizi kırmayıp buraya derneğimizin, Psikanaliz Araştırmaları Derneği’nin, davetlisi olarak geldiği için çok teşekkür ederek konuşmama başlamak istiyorum. Onun katılımı ve gösterdiği dayanışma bizim için eşsiz bir değer taşıyor. Çok teşekkürler!

 

1970’li yıllardan günümüze sadece Batı toplumları değil bütün dünya pek çok açıdan değişti. Evlilik değişti, boşanmalar arttı; doğum kontrol hapları yaygınlaştı, çocuk yapmama hakkı ortaya çıktı; kürtaj pek çok yerde yasal hale geldi; feminizm kadın hakları konusunda kazanımlar elde etti; yapay döllenme (IVF) ortaya çıktı ve dünyaya yayıldı, böylece çocuk sahibi olma hakkı bir mevzi kazandı; küreselleşme gerçekleşti, dünya tek bir Dünya haline geldi; sermaye kuralsızlaştı, ki bu nedenle dünyadaki eşitsizlikler daha da arttı. Kısacası aile, kadınlık, annelik, babalık, dünya, çalışma hayatı, özgürlüğün anlamı … hemen her şey değişti. “Katı olan her şey” daha da “buharlaştı”. Böyle bir durumda psikanalizin değişmemesi beklenemezdi kuşkusuz, o da değişti! Psikanaliz artık 1950’lerdeki 60’lardaki yerinde değil.

Ve son yıllarda ekolojik kriz git gide derinleşti, savaş tehdidi -nükleer olanı da dahil- arttı, büyük ülkeler arasındaki vekalet savaşları yanı başımıza kadar geldi. Bütün dünyada otoriter ve totaliter liderler çoğaldı, en son Brezilya’da olduğu gibi. Hal böyleyken, ne yapacağız? Psikanalizle bütün bunlara nasıl yanıt üreteceğiz? Psikanaliz olumsuz gelişmelerin sorumlusu değil hiç şüphesiz, bütün bu meselelere çözüm bulma iddiasında da olamaz. Ancak önerilen kolaycı çözümlere kapılmadan, eleştirel bir mesafeyi koruyan bir psikanaliz nasıl olabilir diye sormak beyhude mi? Yoksa psikanaliz kendi klinik alanına dönüp bununla mı yetinmeli? Kaldı ki Freud, psikanalizin bir Weltanschauungenolmadığını söylememiş miydi? Lacan ise “psikanalist çağının özneliğine kayıtsız kalmamalı” demişken, Freud ve Lacan arasında bir uzlaşma yolu bulunabilir mi?    

Yaşadığımız çağ nasıl bir çağ? Bu soruyu defalarca kez sordum. İçinde bulunduğumuz dönemi belirleyen, niteleyen temel parametreler neler? Bu sorulara verilecek cevaplar öznenin içinde bulunduğu çağla ilişkisini nasıl tanımlayacağımızı belirliyor. Zaman değiştikçe, zamanın ruhu değiştikçe psikanalizin tanımladığı ve kendisine nesne olarak aldığı özne de değişiyor mu? Değişiyorsa nasıl değişiyor? Ne ölçüde bir önceki evredeki halinden farklılaşıyor?

Bilindiği üzere, Freud özneyi tanımlayanın “bölünme” olduğunu öne sürmüştü. İnsanlar bilinç ve bilinçdışı arasında bölünmüşlerdir. Eylemlerini, davranışlarını, tutumlarını, hayat içindeki duruşlarını, diğer insanlarla ve kendi bedenleriyle ilişkilerini, aşka ve cinselliğe yaklaşımlarını belirleyen güçler onların bilinçli erişimine her zaman açık değildir. Freud’un en temel tezlerinden birisi buydu. Bir elin yaptığından diğer elin haberi yoktu. Bu kökensel “cehalet”, öznenin bilgisini de ikiye böler: Bir tarafta onun otobiyografisini, kimliğini oluşturan bilinçli bilgiler vardır, diğer tarafta ise öznesiz bir bilgi. Kaldı ki bu öznesiz bilgi kişi farkında olmasa da diğerinden daha güçlüdür. Burada bir bilgi hiyerarşisi vardır. Psikanaliz işte bu öznesiz bilgi ile ilgilidir. Öte yandan özne bu bilgiye psikanaliz aracılığıyla erişebilir, onu ele alabilir, “analiz” edebilir. Bu bilgi şifresi çözülmesi gereken kodlanmış bir bilgidir Freud’a göre. Hatırlayacak olursak Freud rüyalar için de resimli bulmaca tabirini kullanmıştır. Bir bulmaca varsa bu çözülebilir de!

Aslına bakılırsa, yukarıda özne kavramını kullandım ama “özne” kavramı Lacancı bir kavramdır. Freud bir “özne”den bahsetmemişti, o “ego”dan, benlikten, süperegodan ve id’den bahsetmişti. Lacan’a özgü olan özne kavramı Lacan’ın çalışmalarının seyri boyunca değişti. Lacan 1950’lerde özneyi Öteki’ne, dile göre bir konum olarak tanımlıyordu. Özne simgesel düzenle ilişki demekti. Lacan’a göre ego/benlik ise imgesel düzen açısından tanımlanmıştı. Lacan daha sonra özneyi Öteki’nin arzusuna dair şekilde tanımladı, bu arzu öznenin arzusunu uyarıyordu ve arzunun nesne-nedeni olan a nesnesini tanımladı Lacan. Öteki’nin arzusuyla karşılaşmak travmatikti.

Bunlar işin bir cephesi, diğer cephesinde ise dışarıdaki dünya var.

Haliyle her özne kendini çevreleyen toplumsal koşulların içine doğar. Bu toplumsal alan çeşitli katmanlardan oluşur: Onun çevresinde sınıfsal, ırksal, kültürel, tarihsel birtakım koşullar ve bunların dayattığı sınırlar vardır. Toplumsal dönüşümle birlikte öznenin içinde bulunduğu bu bağlam da değişime, dönüşüme uğrar. Bizden beş yüzyıl önce yaşayan insanlarla aynı şekilde yaşamadığımız bir vakıa. Gündelik alışkanlıklarımız o zamanki gibi değil. Politik tutumlarımız aynı değil. Bedenimizle ilişkimiz oldukça farklı. Diğer insanlarla ilişkimiz ise baştan aşağı değişmiş durumda.

Bu konuşmada üç alana odaklanarak çağımızın öznesine ışık tutmayı amaçlıyorum. Bu üç alan şu üç soruyu içeriyor:

  • İnsanların diğer insanlarla ilişkisi ne durumda? (toplumsal bağ ve aile; babanın işlevi)
  • İnsanların aşkla ve cinsellikle ilişkisi ne durumda? (tüketim toplumu; kuralsızlık ve sınırsızlık; birey ve özgürlük ideali…)
  • İnsanların kendi bedenleriyle ilişkisi ne durumda?

Kısacası üç Lacancı kavramla, yani Öteki, sosyal ilişki ve jouissance ile ilişkilenmemizin ne durumda olduğunu ele alacağım. Bunlar aynı zamanda benim bir klinisyen olarak kendi klinik deneyimimden örnekleyebileceğim olgular. Özneyi analize getiren ruhsal acı olduğuna ve biz de bu öznel acılarla ilgilendiğimize göre bu acının kaynaklarını da tartışmaya dahil etmeliyiz.

Freud’un dediği üzere mutsuzluk ve acı bizi 3 yönden kuşatır: “kaderi çöküş ve yok oluş olan, uyarı işaretleri olarak ağrı ve kaygıdan da yoksun kalmayan kendi vücudumuz; karşı durulmaz, acımasız, yıkıcı güçlerle bizi mahveden dış dünya ve son olarak da diğer insanlarla ilişkilerimiz.” (Freud, Uygarlığın Huzursuzluğu, s. 37).[1]

Freud Uygarlığın Huzursuzluğu’nda bebeklikteki çaresizlik ve bunun doğurduğu baba özleminin önemine vurgu yaptıktan sonra, “Babanın korumasına duyulan gereksinime benzer güçte bir başka çocukluk gereksinimi düşünemiyorum” diye ekler. Düzenleyici, sınırlayıcı bir işlev olarak babaya bugün eskisinden daha az ihtiyaç duyulmuyor. Ancak zamanımızda baba buna ne kadar cevap verebiliyor işte o meçhul. Burada çağımıza özgü bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Baba işlevinde yaygın bir çöküşten söz edebiliriz. Lacan bundan 1930’lu yıllarda bahsetmişti. O buna “babanın buharlaşması”[2]diyordu. Günümüzde bilgi için bir Öteki olarak babaya değil Google’a başvuruluyor: Google-Baba. Google sınırsız bir bilgi İdeali’ni cisimleştiriyor mu? Bu alanda Google tek değil; sınırsız tüketim için Amazon var, o da bizi tüketmeye zorlayan süperegosal bir Öteki oluşturuyor. Bakışın sınırsızlığını yansıtan ise sayısız uygunsuz görüntünün bir tık kadar uzağımızda olması.

Bugün Öteki ile ilişkimiz, Öteki’nin kendisini üzeri çizili olmayan, her şeye kadir ve her şeyi yapabilen bir fail olarak sunmasında kristalize oluyor. Bu Öteki bize kendimizi tanımlayacağımız, özdeşleştireceğimiz kelimeler vermiyor o kadar da, bunun yerine onun sunduklarını (bilgi, keyif, bakış nesnesi) almamızı, tüketmemizi talep ediyor. Hiç kuşku yok ki bu bir dönüşüm, eski çağlarda böyle değildi. Eskiden Öteki bize neyi yapamayacağımızı, yapmamamız gerektiğini, sınırların nereden geçtiğini ifade ediyordu. Bu bir değişim ama mutlak bir değişim değil. Yine de, Albert Nguyen’in[3]ifadesini biraz değiştirerek söylersek, “Les mots restent”, les mots resistent, “Kelimeler geriye kalıyor”, “Kelimeler direniyor.”.

Özne söylem içinde kelimelerle birini, bir faili muhatap alır, ona konuşur. Lacan’ın söylem tanımına göre söylemler özneler arasında çeşitli bağlar teşkil eder: efendi-köle, analist-analizan, özne-bilgi, özne-nesne gibi. İçinde bulunduğumuz kapitalist çağ ise, işte bu bağları ortadan kaldırıyor. Özneyi diğer öznelere değil nesnelere bağlıyor. İnsanlar diğer insanlar için nesne işlevi görüyorlar. Bunun yaşamlarımız, çektiğimiz acılar, mutsuzluklarımız ve bunlara aradığımız çareler üzerinde bir takım sonuçları var.  

Freud, aynı metinde “Sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. Yaşamı çekilir hale getirmek için müsekkinlerden vazgeçemeyiz” dedikten sonra, böylesi üç tür müsekkin olduğunu ekler: “Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar; bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler; bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.” (Freud, p. 35). Yani dünyada acı çok ama bu acılara çare olacak şeyler az. Bu durumun geçmişten bugüne arttığını söyleyebilir miyiz? Acılara çare olan müsekkinler ister istemez sonunda dünyanın, toplumun ve bedenin sınırlarıyla karşılaşır. Ki bunlar dünyanın ekolojik bir felaketle yok olması tehdidi, diğer insanların yaşamsal sınırlarının ihlal edilmesi ve bir tür ötekilik olarak diğer insanların imha edilmesi tehdidi (ırkçılık, ayrımcılık, göçmen karşıtlığı vb.) ve sonuncusu, insanın biyolojik bir varlık olmasından dolayı bedeninin yok olması tehdididir. Ancak günümüzde yürürlükte olan anlayış bu sınırlar yokmuş gibi davranır; bu sınırları “gayet iyi biliyorum ama yine de”… Burada sapkınca bir inkar iş başındadır.   

Freud dünyanın acıları karşısında diğerlerinin yanında iki figürden daha bahseder: münzevi ve dünyayı değiştirmek isteyen kişi. Ancak ikisine de pek paye vermez, ikisini de onaylamaz. Kısacası dünyadan el ayak çekmek de dünyayı değiştirmeye çalışmak da etkili çözümler değildi Freud’a göre. Eksik ve kaybın perdesinin kalktığı bir çağda mıyız? Yoksa çağımızda geçmişten farklı olarak eksik ve kaybın üzeri daha da çok örtülmeye mi çalışılıyor? Peki bütün bunlar ne anlama geliyor?

Eksiğin ve kaybın inkarı

Lacan insan topluluğunun parçası haline gelmek için her insanın bir şeyden vazgeçmesi ve bu kaybı ele alması gerektiğini söyler. Burada eksik-arzu-insanlaşma arasında bir süreklilik vardır. Eksiği ve kaybı ele almanın yolları klinik yapıları oluşturur. Kayıp konusu bütün psikanalitik ekollerde çeşitli şekillerde ele alınmıştır: memenin kaybı, anneyle ilişkinin kaybı, objet a’nın kaybı vb. Kısacası eksik ve kayıp dünyayla ilişkiye girmenin olmazsa olmaz ön koşuludur. Oysa yaşadığımız çağ eksik ve kaybın bir ölçüde inkarına, yok sayılmasına dayanmaktadır. Bir şey kaybedilmiş olsa bile bu telafi edilebilir; bir nesne bunu telafi etmiyorsa bir diğeri bunu sağlayabilir. Bu sürekli tüketimle nitelenen sonsuz bir döngüye yol açar. Kayıp kabul edilse bile üstlenilmeyebilir demek ki. Kaybın gerçekleşmesi ve üstlenilmesi kuşkusuz aynı şey değil. İşte bu tutum “biliyorum ama yine de”nin farklı bir versiyonudur. Hiçbir eksiğim yokmuş gibi davranabilirim, ama bunun sonucu arzunun ortadan kalkması tehdididir. Bir şey eksik değilse onu arzulayamam! Yaşadığımız çağın bir yönünün kaybın, eksiğin inkarına yarayan nesneler enflasyonuna yol açtığını iddia ediyorum. Bu nesneler aynı zamanda bize sınırları olmayan bir keyif dünyası vaat ediyor. Gelin görün ki sonuç bunun tam tersi; arzulamakta zorlanan bireyler daha çok ortaya çıkıyor. Arzunun yerini keyfin alması ise acı verici durumların artışına yol açıyor. Çünkü acı vermek zaten burada söz ettiğimiz türdeki keyfin bir özelliği. Yeme bozukluklarındaki artış, internet-kumar bağımlılığındaki artış, saatler günler boyu partileme, aşırı şekillerde uyuşturucu madde kullanımı bunun bazı görünür tezahürleri. Bunların tümü git gide artıyor.

Ailedeki değişimler

Freud uygarlıktaki huzursuzluğun dürtü tatmininin engellenmesinden, sınırlanmasından kaynaklandığını söylemişti. Bugün durum bunun tam tersi gibi görünüyor! Yaşadığımız çağ sınırların, kısıtlamaların çağı değil de “birey”in ve onun özgürlüklerinin çağı gibi. Bu bir anlamda doğru, başka bir cephede ise özgürlükler tamamen kısıtlanma yolunda. Aslına bakılırsa aile de toplumsal sınırların çocuğun üzerinde tatbik edilmesine dayalıydı. Bugün çocuk yetiştirme tarzının değişmesi en çok çocukları birer “rasyonel varlık”, birer “birey” olarak gören anlayışta yansımasını buluyor. Ebeveynler kuralları ve sınırları çocuklarla tartışıp onların bu kural ve sınırları rasyonel bir şekilde kabul etmelerini bekliyorlar. Sonuç ise daha da kaygılı çocuklar.

Babanın-Adı’nın simgesel gücünü kaybetmesi bir alanda daha yansıma buluyor, bu bir iddia, tartışmaya açığım bunu. Benim klinik olarak gözlemlediğim olgu psikozun git gide artması. Bu psikoz çok bilindik şizofreni değil, hatta çoğu zaman bilindik psikoz belirtileri olmuyor bile. Psikozdaki bu göreceli artışın tanı pratiğinin değişmesinden, Lacancı anlamda psikoza daha çok tanı konmasından kaynaklanıp kaynaklanmadığını Albert Nguyen’e sormak isterim. Annelerin konumunun ne yönde değiştiğini çok ayrıntılı ortaya koyabilecek durumda değilim henüz. Çocuklara gelirsek… Kaygılı çocukların kendilerine sınır koyabilecek bir Öteki aradıklarını söylemek yanlış olmaz sanırım. Onlar bu sınırı çok güçlü görünen “deli” babalarda arıyorlar bazen ya da bir davaya bağlanmakta ve orada kendilerine bir baba bulmakta.

Beden

Psikanaliz bir kişinin bedensel semptomlarıyla girdiği ilişkiyi dönüştürmeyi, kendi bedenine ilişkin yıkıcı eylemlerin anlamını sorgulamasını amaçlar, kısacası psikanaliz öznenin bedeniyle ilişkisini dönüştürmeyi amaçlar. Bu nedenle psikanaliz insani acıların içinde öznenin bunların sorumluluğunu almasıyla ilgilidir. Bu öznel sorumluluk en başta, her ne kadar bedensel-organik görünse de bunların başka anlamları olabileceğinin kabul edilmesiyle başlar. Çağımızda hastalıklar özneden bağımsız hastalıklar olarak tedavi edildikleri için insanların bunların öznel sorumluluğunu almaları onlardan pek beklenmemektedir. Örneğin bir kişinin çok yoğun alkol kullanması “alkol kullanım bozukluğu/bağımlılık” olarak görülmekte ve bu tedavi edilmek istenmektedir. Oysa birbirinden çok farklı nedenlerle kişiler alkol kullanabilir. Psikanalizin ortaya koyduğu öznel sorumluluk fikri çağın ruhuyla çelişmektedir. Bunun yerine herkese uygulanabilecek evrensel çözümler bulma arayışı geçmiştir. Freud’un histerik belirtiler için yaptığı şey en başta histerik öznelerin bunlar üzerine konuşmasını sağlamaktı, onların konuşabileceği bir alan yaratmaktı. Bugün ise sahip oldukları belirtiler üzerine kişilerin konuşmaları, bunlara anlam vermeleri pek beklenmemektedir. Psikanalizin sunduğu çözüm tek tek her birey için bunun ele alınmasıdır, her bir kişi için bu belirtinin ya da bağımlılığın ne ifade ettiğinin yine o kişinin çalışmasıyla ortaya çıkarılmasıdır.

Sonuç

Lacan’ın 1972 yılında Milano’da bir açıklamasını sunduğu “kapitalist söylem”, içinde bulunduğumuz çağı niteleyen şeyin öznelerin öznelerle değil nesnelerle ilişkilendiğini ifade ediyordu. Burada sonsuz bir döngü oluşur, nesne daha çok nesneyi çağırır, tüketim daha çok tüketim demektir. Lacan’ın burada bahsettiği nesne anesnesi olsa da, bunun metalara açık bir göndermesi yok değildi. Kendisinden önce gelen dört Lacancı söylem özneler arasında belirli toplumsal ilişki biçimleri inşa ederken, kapitalist söylem bu ilişkilerin olumsuzlanmasına, parçalanmasına atıf yapmaktadır. Yani nihayetinde kapitalizmin anti-sosyal bir etkisi vardır. Diğer söylemlerde bulunan keyif alma sınırı, kapitalist söylemle birlikte yerini, sınırın olmaması, insanların istediklerini yapabilecekleri fikrine bırakmıştır. Sanki bireyler her şeyi sınırsızca seçmekte özgürlermiş gibi bir hava vardır. Tabii ki bu çağımızda öznelerin daha çok sapkın olduklarına değil, toplumsal ilişkinin bir boyutunun sapkın nitelikler taşıdığına işaret ediyor.

Ataerkilliğin gerilemesiyle birlikte sınırlara ilişkin muğlaklığın artışı bu sınırların dışına çıkılmasını kolaylaştırdı, önceden hayal bile edilemez olan şeyler (örneğin, tıptaki ilerlemeler sonucu cinsiyet değiştirebilmek) hayal edilebilir hale geldi. Sınırların muğlak hale gelmesi ihlalin statüsünü de değiştirdi ve aynı durumun başka bir sonucu da daha güçlü baba figürlerine duyulan ihtiyacı pekiştirdi. Bütün dünyada otoriter babalara duyulan ihtiyacın artışını bu perspektiften okuyabiliriz. Sınırların olmaması alınan keyfin doyumla olan bağını da aşındırdı, böylece sınırları ve limitleri olmayan bir dünyada olsak bile aldığımız doyum radikal biçimde azaldı. Yani arzunun kendi içinde bir sınırdan doğması olgusunun yerini sınırsız bir talep ekonomisi aldı. Talep ise daha çok talepten başka bir şeye yol açmıyor. Bütün bunları göz önüne alırsak sığ bir ahlakçılıktan, otoriter bir ataerkillikten ya da hukuki yasanın gitgide boğucu hale gelmesinden başka bir yol bulma zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Varılan nokta özgürlüğün başka bir biçimi değil, tam tersine özgürlüğün daha da boyunduruk altına alınması anlamına geliyor. İnsanlar otorite olarak gördükleri ne varsa ondan şikayet ediyorlar. Çağımız bir şikayet ve beğenmeme çağı olarak nitelenebilir. Burada yaşadığımız çağı niteleyen semptomatik bir durum söz konusu.

Aslına bakılırsa medya ve internet çok büyük ölçüde sapkın imgelemle doygunluğa ulaşmış görünse de, arzu ve erotizm alanında bu imge bolluğunun karşılığını bulmak ne kadar mümkün diye sormak gerekiyor. Her türden ihlalin bir tıkla görüntüsünü görebilmemiz bizi daha arzulu ve daha doyumlu hale getirdi mi? Görünüşte aşırı hoşgörülü olan ve her şeye izin veren çağımızda ihlalin kaderi ne olacak? Zaten çağımızda her şey mümkünse, yasağın arzuyu oluşturduğu ve var ettiği eski zamanlarla günümüz arasındaki farkı göz önünde bulundurmak zorunda değil miyiz? Ayrıca, psikanaliz hem bir teori hem de klinik bir uygulama olarak, bu değişen zamanlara tamamen onlarla uyuşmadan nasıl ayak uyduracak?

Çağımızda cinselliğe yaklaşım geçmiş dönemlerle karşılaştırıldığında oldukça değişti ve bugün çeşitli cinsel pratiklere karşı oldukça geniş bir hoşgörüden söz edilebiliyor. Geçmişte cinselliği düzenleyen bir dizi ahlaki, etik, dini, hukuki norm varken, bugün bunun yerine çiftlerin karşılıklı olarak rızasına dayalı bir tür “bilgilendirilmiş onam”dan söz edilebilir. Bunun en numunelik örneğini E.L. James’in Grinin Elli Tonu(2011) romanında bulabiliriz; romanda erkek kahraman kadın kahramana kendisine uygulayacağı sado-mazo cinsel pratikler için bir anlaşma imzalatıyor ve baştan onun rızasını alıyor. Bu “sınırları ihlal edeceğim ama senin iznin olursa” yaklaşımı çağımızın iki özelliğini bir araya getiriyor: İhlal ve rıza. Burada başımıza gelecekler karşı baştan rıza göstermemiz beklenirken, hepimizin rasyonel varlıklar olarak seçim yaptığımız şeklinde bir bireycilik de alttan alta ima edilmiş oluyor. Baştan rıza gösterilmesi talep edilen erotik oyunların ne kadar arzu ve doyum yaratabileceği sorusunu ise düşünmek lazım. Rıza ihlal edilecek sınırların limitlerini bize gösteriyor, bu da aslında sınırları düzenleyen büyük Öteki’nin etkisinin azaldığını, onu inşa etmemiz gerektiğini işaret ederek, temel sapkın sorunsala, yani Öteki’nin var edilmesi meselesine bizi tekrar geri getiriyor.

Eğer sınırları çizecek bir Öteki yoksa, bizi kaygıdan koruyacak bir merci de yok demektir. O zaman Freud’un üçüncü müsekkinine doğru yönelişin artışını yadırgamamak gerekiyor. Bütün dünyada git gide artan alkol ve madde kullanımı ve bağımlılığı bu tezi doğruluyor. İnsanlar kendilerine kaygı karşısında bir oto-tedavi, kendi kendine tedavi arayışı içindeler.

Tekrar edecek olursak, çağımızın sorunu güncel söylemlerin kaybın ve belirli bir miktar keyiften feragat etmenin inkarını cesaretlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Özneler daha çok “hemen burada hemen şimdi” sloganıyla özetlenebilecek bir keyif alma zorunluluğuna teslim olmaktadırlar. Bu bir tür keyif alma tiranlığı gibi. Hatta yeterince eğlenemediği için kendini suçlu hisseden analizanlar dahi oluyor. İnsanların git gide daha sabırsız ve şikayetçi olmaları üzerlerindeki keyif alma baskısının bir sonucu olarak kavramsallaştırılabilir. Ancak paradoksal olarak, sonuçta ellerinde kalan daha fazla arzu ve doyum değil daha fazla kaygı ve daha fazla nesne talebidir. Bunun başka bir görünümü ise öznelerin artan miktarlardaki hak iddia etme talepleridir, bir şeylerin kendilerine verilmediğini ya da ayrımcı ve ırkçı ideolojilerde olduğu gibi kendilerinden alınıp ötekilere verildiğini iddia etmektir. Bu “keyif al!” emri Lacan’ın sapkınlığı tartışırken bahsettiği -Kant ve Sade’daki- süperego emrinden başka bir şey değil. Bu iki sonuca yol açıyor: Birincisi, bu resme gönüllü olarak uymayanlar için bir hoşnutsuzluktur, ama aynı zamanda ve özellikle buna yakalananlar arasında ise bir tür sapkın tarzdır, örneğin ötekini bir tüketim nesnesine indirgeyen bir tarz. Bunu en iyi kadın-erkek ilişkisinde değişen ilişki tarzlarında görebiliriz: Dünyada pek çok kişi için, aranan kişi bir arzu ya da aşk partneri değil, daha çok hızlıca keyif alıp yeni bir tanesini talep edeceği bir tüketim nesnesine dönüşmüş durumda. İnternetin gelişip yaygınlaşması da bu durumu teşvik ediyor, insanlar görmemeleri gereken şeylere çok kolaylıkla ulaşabiliyorlar. Tabii ki bu, internette bu görüntüleri izleyen herkesin sapkın olduğu anlamına gelmiyor, ama sapkın bir tarzın hakim olduğunu ima ediyor. İnternet ortamında gözetlemecilik ya da egzibizyonizm neredeyse sıradan bir olgu durumunda, bu yüzden bazı Lacancı analistler dünya ölçeğinde yaygınlaşan “sıradan bir sapkınlık”dan bahsediyorlar. İnternetin bu türdeki bir kullanımı “neyin gösterilebilir” olduğu ile “neyin yasak” olduğu arasındaki sınırı gitgide bulanıklaştırıyor. Ya da hiçbir yasak yok mu? Bu durum bütün nesnelerin keyif alınabilir olduğu, herkesin her şeyi görmeye hakkı olduğu ve toplumsal olarak dışarıda bırakılmış olan belirli türdeki bakışın yeniden toplumsal alana dahil olduğu bir hale yol açıyor. Basitçe bir internet sitesine girerek sınırları olmayan bir dünyaya adım atabilmek, arzuyu oluşturan sınırları altüst etme hissinin ortadan kalkmasına yol açarak doyum eğrisinde aşağı yönlü bir vektör oluşturuyor. Ve sonuçta arzulamak için daha fazlasını, daha da fazlasını yapmak gerekli hale geliyor.  

[1]Freud, S. (1999). Uygarlığın Huzursuzluğu. İstanbul: Metis.

[2]Lacan, J. (1938). Les complexes familiaux, http://www.systemique.org/Idres/mem/doc/pdf/fichiers/lacan.pdfadresinde bulunabilir.

[3]Nguyen, A. (2017). Quand seuls restent les mots . . . Psychanalyste au son de l’époque. Paris: Stilus.