Çocuğun Cinselliğin Gerçeğiyle Karşılaşması

Özgür Öğütcen

17 Eylül 2017 Pazar Lacan Sempozyumu 3 Konuşma Metni

Lacan XI. Seminer’de Françoise Dolto’nun “evreler” ve “gelişim” üzerine olan düşünüş olmadan “kastrasyon”la ilgili fantazmların anlaşılamayacağı yönündeki değerlendirmesini şöyle yanıtlar –ki Lacan’ın buradaki görüşlerinin önemli olduğunu düşündüğüm için alıntı yapıyorum:

“Evre tanımı, libidoyu biçimlendiren evreler, hep karanlıkta kalacak olan sözde doğal olgunlaşmaya göndermeyle yapılmamalıdır. Evreler kastrasyon kaygısı etrafında örgütlenir. Cinselliğe girişle gündeme gelen çiftleşme olgusu travma yaratıcıdır –al sana koca bir delik- ve bu olgunun gelişimi örgütleyici işlevi vardır.

“Kastrasyon kaygısı bütün evreleri delip geçen bir ip gibidir. Kendi ortaya çıkışından önceki –sütten kesilme, tuvalet terbiyesi gibi- ilişkilere yön verir. Bu evrelerin her birini, merkezinde kötü bir buluşmanın yer aldığı bir diyalektikte billurlaştırır. Evrelerin birbirleriyle tutarlı olması kötü karşılaşmalar olarak kaydedilmeleriyle mümkündür.

“Kötü karşılaşmaların en merkezi olanı cinsellik seviyesindedir. Bu, kastrasyon kaygısından yayılan cinsel tonun tüm evrelere bulaştığı anlamına gelmez. Tam tersine o empati gerçekleşmediği için travmadan ve birincil sahneden bahsediyoruz.

       (Lacan, XI. Seminer, s. 71).”

Lacan’ın bahsettiği kötü karşılaşma dustukhia’dır. Peki bu dustukhia ne ve neden bu kötü bir karşılaşma olsun ki? İşte yukarıda yaptığım alıntının önemi bu iki soru bağlamında anlaşılabilir. Ve bu alıntıda bir de çıkarsama var: Burada düzenli, doğrusal bir olgunlaşma, evreden evreye geçip ilerleme fikri reddedilir. Bu, Hegelvari bir tinin açılarak diyalektik bir senteze ulaşması, ilerlemesi değildir. Cinsellik daima eksikle, tökezlemeyle, sorunlu olanla ilgilidir. Ki bunu en basit gündelik gözlemle dahi bilebiliriz, “mutlu, olgun bir genital cinsel yaşam” fikri olsa olsa iyi niyetli bir fantazm olabilir.

Kötü karşılaşmanın niye “kötü” olduğuna geçmeden önce, Lacan’daki “cinsel fikri”nin ne olduğuna bakmamız gerekiyor. “Cinsel” kategorisi, aslına bakılırsa, Freud’un keşfinin kalbindeki merkezî kavramdır. Bu, psikanalizi yapılandıran en temel şeylerden birisidir. Freud için cinsel -ve tabii ki çocukluk çağı cinselliği- onun nevrozun oluşumunun kalbi, temeli dediği şeydir. O zaman sorumuzu şöyle de sorabiliriz, çocuk için kötü olan karşılaşma cinsellikle, bu düzeyde hazla olan karşılaşma mıdır, yoksa başka bir şey midir? Çocuk kendi cinselliği bağlamında burada kiminle, neyle, hangi faille karşılaşır? Bu sorulara cevap verdikçe Lacan’ın niye post-freudcuların doğrusal-gelişimsel-evreler fikrini reddettiğini daha iyi anlayacağız. Lacan bütün bu “uyumlu” gelişimi kesen şeyin kastrasyon olduğunu söyleyecektir.

Çocuğa ve onun cinselliğine geri dönersek, elimizde Freud’dan kalan meşhur bir vaka öyküsü var öncelikle: Küçük Hans. Bu vaka öyküsü, yani Küçük Hans, bize aslında cinselliğin deneyimlenmesinin en başından itibaren bir kötü karşılaşma olmadığını gösterir. Hans cinselliği sadece deneyimler ve bundan hoşlanır. Sadece deneyimler derken, bu deneyimin Hans için herhangi bir hoşnutsuzlukla birlikte ele alınmadığını, sadece bunu doğrudan yaşadığını söylemek istiyorum. Hans, “pipilere” yönelik bir merak duyar ve tabii kendi pipisine de. Bu ilgi “hiçbir biçimde saf kuramsal bir ilgi değildi, beklenebileceği gibi onu organını ellemeye de zorlamıştı” der (Freud, Hans, s. 153) Freud. Organını eller ve bundan zevk alır, annesi tarafından pipiye dokunulmasını “ama bu çok eğlenceli” (s.163) diye coşkuyla karşılar. Ancak bu oldukça coşkulu deneyim onun için henüz kötü bir karşılaşma, deyim yerindeyse bir “travma” değildir. Annesi onu bir gün, 3.5 yaşındayken eli penisindeyken bulur ve şu kelimelerle tehdit eder: “Bunu yaparsan Dr. A’yı pipini kesmesi için göndereceğim.” İşte bu an ve penisini ellemesine yönelik hoşnutsuzluk belirten diğer anlar, başlangıçta Hans’ın kendisinden gelmez, annesinden, Öteki’nden gelir. Hans, tam da bu noktada bir ayrımla yüz yüze gelir, “haz veren ve Öteki tarafından kabul edilen deneyimler” ve “haz veren ve Öteki tarafından kabul edilmeyen deneyimler” vardır. Bu bir ayrımdır ve bu ayrım şunları içerir: Hans, onun haz veren penisi, Anne-Öteki ve onun ifade ettiği yasak. Ya da şöyle diyebiliriz, Hans’ın corpo-Real’i ve Öteki karşı karşıya gelir. Annesinin ifade ettiği talep, “elini penisinden çek” onun bedeninin Gerçek’ine gelip çarpar. Haz burada üzerine yasak getirilen ikincil bir olgudur. İşte bu noktayı, doğrudan deneyimlenen ve tabiri caizse “cinsel” olmayan bedenin erotikleşmesi olarak işaretleyebiliriz sanırım. Bu noktadan itibaren karşılaşma, dustukhia olmaya, kötü bir karşılaşma olmaya başlar.

Lacan, Semptom Üzerine Cenevre Konferansı’nda [1] Freud’un otoerotizm kavramına gönderme yaparak şöyle der: “Ve, bilhassa, çocuğun ilk başta bu cinsel gerçekliği kendi bedeninde keşfetmesi bağlamında, ‘otoerotizm’ teriminin vurgulanmış olmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. Kendime buna katılmama iznini veriyorum -ki bu her gün olmuyor- ve bunu Freud’un kendi çalışması adına yapıyorum.” Freud’un otoerotik dediği, çocuğun kendi bedeniyle yaşadığı deneyim Lacan için hiç te “oto” değildir, hiç te sadece kendi bedenini ilgilendirmez. Hans, kendi Wiwimacher’ini, pipisini nasıl adlandıracağını, başına dert açan ilk ereksiyonlarını ne yapacağını bilemez. Ama bence bu bir ilk zamanda oluşmaz, bu Öteki’nin müdahalesinin, bunun bir kötü karşılaşmaya dönüşmesinin ardından gelir. Lacan aynı metinde, Hans bağlamında şöyle devam eder, uzunca bir alıntı yapıyorum Lacan’dan, Semptom Üzerine Cenevre Konferansı’ndan:

“Bilinmesi gereken belirli varlıkların, onlara ne derseniz deyin, kendi ereksiyonlarıyla karşılaşmalarının hiç de otoerotik olmadığıdır. Bu en hetero[vurgu bana ait] şeydir. Kendilerine şöyle sorarlar, “Ama bu ne?” Ve zavallı Hans’ın ondan başka bir şey düşünmediği ve dünyadaki bütün nesnelerin en dışsalında cisimleşen bu şeyi çok fazla merak ederler, yani yere toynağını vuran, çifte atan, devrilip yuvarlanan ve yere düşen atta cisimleşen bu şeyi. Bu at gelir ve gider, at arabasının yükleme iskelesi boyunca çizdiği belli bir yol vardır, bu geliş gidiş onun için pençesine düştüğü her şeyin en ibretlik örneğidir, ama bundan, bu olgudan kesinlikle hiçbir şey anlamaz, emin olun, onun belirli tipte bir annesi ve yine belirli tipte bir babası vardır. Onun semptomu bu ifadedir, bu reddin anlamının ifadesidir.

“Bu red ‘otoerotizm’ olarak damgalanmayı hak etmez, bu kadar şeyden sonra yegane bahane bu Wiwimacher’in onun üzerine, belinin altında bir yerlere yapışıp kalmış olmasıdır. Bu Wiwimacher’den kaynaklanan keyif Hans’a yabancıdır -öyle ki bu fobisinin kökenidir. ‘Fobi’, onun durumu hakkında endişeli hâle gelmiş olduğu anlamına gelir. Babası aracılığıyla Profesör Freud’un müdahalesi tümüyle sahtedirve sadece tek bir faydası vardır -o işe yaradı. Hans küçük pipisine sahip olarak sonuca ulaşır, bunu başka birinin -yani küçük kızkardeşinin-dünyaya gelmesi aracılığıyla yapar.”

       (Lacan, Semptom Üzerine Cenevre Konferansı).

Görüldüğü üzere Lacan, Freud’un otoerotizm dediği şeyin hetero-erotizm olduğunu, özneye yabancı, anlamlandırması zor, kendinden olmayan bir şey olarak geldiğini söyler. Çünkü Simgesel’le karşılaşmayan Gerçek kendine bir ifade bulamaz, buradan şunu çıkarsayabiliriz diye umuyorum: Gerçek Simgesel ile ifade edilemeyen şeydir olgusu şu çıkarımla bir aradadır, Simgesel’de Gerçek’i eksik kılar, yani Gerçek Simgesel’deki eksikle aynı şey olur, Simgesel’deki bir eksiğin, yokluğun ifadesi hâline gelir. Dolayısıyal Gerçek’in kendisini maddileştirmesi, negatif bir yolla, Simgesel’in kendisindeki eksikle ilişkilenerek olur, yoksa kendisinin bir maddileşmesi yoktur. Bu, bence, tam da bu yüzden bedenin hazzının (corpo-Real’in) Hans’a ya da tüm öznelere, kendisini bir anlamlandırma sorunu olarak sunmasında ifade eder. Annesinin Hans’a yönelik “Dr. A.’ya pipini kestiririm” tehdidi, imkânsız olanı “yasak olana” tercüme der, kuşkusuz bu ikincisi birincisindan farklı bir durumdur. Ama burada bir sorun baş gösterir, zaten imkânsız olan bir şey niye yasak olarak da kaydedilsin ki? İmkânsız zaten imkânsız olan bir durumu yeterince ifade etmiyor mu? İşte bu nokta çok önemli! Yasak, özne için Gerçek’in Simgesel ile karşılaşma noktasıdır, eğer böyle olmasaydı bedenin Gerçek’i Simgesel ile nasıl karşılaşabilirdi ki? Bu sayede Öteki’nin talebi -yani, Hans’ın annesinin “elini pipinden çek” talebi- Öteki’nin muammalı arzusuna işaret eder, bu okunması gereken, anlamlandırılması gereken ama asla tam olarak ele geçirilemeyecek bir şeydir, Simgeselin-Gerçeği’dir. Sonuçta, Küçük Hans için bir yol ayrımı oluşur: Öteki’nin talebini kabul etme ya da buna karşı çıkma. Bu zorlu bir süreçtir, bir kez dendi diye bu talebe boyun eğmeyecektir. İşte bu, bedenin hazzının kastrasyonla karşılaşmasıdır, başka bir ifadeyle bir tür jouissance kaybıdır. Hans’ın bu işlemin tamamlanmasında sorunları olduğu için, at fobisi ortaya çıkar ve bu işlemin tamamlanmasını destekler. Beden ve onun hazzı yalnız değillerdir, burada Öteki vardır ve onun ağzından telaffuz edilen kastrasyon tehdidi vardır. Böylece Hans’ın deneyimi “cinselleşir” ve ona “hetero” hâle gelir. Aynı durumun bir benzerini Fare Adam çocuklukta yaşadığı ve “büyülendiği” bir anı için anlatır, bakıcısının eteğinin altına girer ve onun organıyla büyülenir. Ama bunun hemen ardından kadınları çıplak görme isteği uyanır onda, işte bunu anne babasının anlayacağından, düşüncelerini okuyacaklarından endişe etmeye başlar. Gördüğümüz gibi, onun için “büyüleyici” olan deneyim bir dustukhia’ya dönüşür, bu ona azap verir. Başına dert açan, aynı Hans’ta olduğu gibi, kendi ereksiyonlarıdır, hatta bir gün gidip bunun anlamını annesine sorar, yani Öteki’nden anlamlandırma ister. Yine burada da bir yol ayrımı görüyoruz: bu deneyimle ne yapılacaktır? Bu meşru mudur, değil midir?

Lacan’ın Dolto’ya verdiği yanıtta gördüğümüz gibi “Cinselliğe girişle gündeme gelen çiftleşme olgusu travma yaratıcıdır.” Burada “travma” kavramı gündeme gelir, ama tabii bu ne demek? Freud’a göre travmatik olan şunlardır: a) Çocuğun anne babanın cinsel ilişkisini görmesi -ya da bunu sezmesi- travmatiktir, b) kendindeki cinsel hazla karşılaşması travmatiktir, c) ergenlikte gerçekten cinsel ilişkiye girme olasılığının ortaya çıkması travmatiktir. Gördüğümüz gibi, Freud açısından “travma” herhangi bir gerçek baştan çıkarmaya dayanmaz -ki baştaki fikri buydu ve hızla bu görüşü terk etmişti; travma yaratan, bu deneyimin Simgesel araçlarla, gösterenler aracılığıyla ortaya konan bir anlamlandırmayla ele alınamamasıdır. Burada çocuk açısından bir aşırılık, bir fazlalık vardır. Freud bu ilk cinsel karşılaşmarın obsesyonel çocuklar için “aşırı haz verici” olduğunu, histerik çocuklar için ise “tiksinti verici” olduğunu not eder. Aslında her iki tutum da -aşırı haz ve tiksinti duyma- cinselliğin baş edilmezliğine karşı bir tür savunmacı tutum olarak görülemez mi? Bu, cinsellikle karşılaşmanın çocuk üzerinde yarattığı travmatikliğin bir tür ele alınışını ifade etmez mi? Yani, bu nevrotik öznenin histerik ya da obsesif tarzda bölünmesinin iki farklı stratejisine karşılık düşer, obsesyonel jouissance kaybının özne üzerindeki etkilerini, histerik ise Öteki üzerinde etkilerini telafi etmeye çalışır.

Freud, temel olarak, cinselliğe karşı takınılan bu tutumların bu iki nevroz türünü ayırdığını, ve bu olgunun “nevrozun çekirdeğini” oluşturduğunu iddia eder. Lacan bu açıklamayı tamamlar, şu çıkarsamayla, bu bir “gelişim psikolojisi” değildir, kastrasyonun ipi bütün bu sözde evreleri baştan sona kat eder ve onların istikrarını bozar. Lacan’ın bu vargısının çok önemli klinik sonuçları olduğunu düşünüyorum: Lacan böylece Lacancı kliniği post-freudcu klinikten, onların uyum-ilerleme-olgunlaşma üçlüsünden kesin hatlarla ayırır. Freud’un otoerotizm teriminin belirli bir kapsamını reddederek -bunun heteroerotizm olduğunu vurgulayarak- çocuğun cinselliğinin başından beri Simgesel bir faille karşılaştığını söyler, ama bunu kendi Gerçek kavramını elinde tutmayı sürdürerek yapar. Ki burası, Lacan için, belli bir anlamda, Gerçek ile Simgesel’in, arzu ile talebin eklemlenme noktasıdır.

Lacancı “cinsel gerçeklik” kategorisi, XI. Seminer’de “bilinçdışı gerçeklik cinsel gerçekliktir” şeklinde ifade bulur. Lacan “aktarım, bilinçdışının gerçekliğinin eyleme konmasıdır” der önce, sonra da bunun, yani bilinçdışının gerçekliğinin cinsel gerçeklik olduğu tezini ortaya atar. Lacan’ın niye “Gerçek” değil de “gerçeklik” dediği önemli bir nokta. Bu noktada kendi iddiamı öne sürebilirim, çünkü bu kelimeyi “gerçeklik kelimesini kullanarak algıyı, bilinçdışından önce geleni, Öteki’nin sözünden önce geleni, yani Gerçek’i gerçeklikten ayırır. Bunu nereden biliyoruz? Çünkü bu tartışmanın devamında, bilinçdışı temsil konusuna odaklanır: Vorstellungrepräsentanz. Bilinçdışı gerçeklik, bilinçdışı demektir, yani Lacan’a göre Reprasentänz olandır, Lacancı Gerçek ise Vorstellung’dur, Reprasentänz “temsilin yerine geçen”dir, yani Vorstellung’un Reprasentänz’ıdır. Böylece, analizde Öteki düzeyinde olanların, Gerçek düzeyinde olanlarla aynı olmadığını görürüz. Lacan’ın, yukarıda bahsettiğim “Semptom Üzerine…” metninde ilk cinsel hazların herkeste olduğunu ve Freud’un bilinçdışı keşfinin bu “herkeste olma genellemesiyle” ilişkili olduğunu söylemesinin iddiamı belli bir ölçüde desteklediğini düşünüyorum: Haz herkeste varsa, bilinçdışı da herkeste vardır, herkeste kendini ortaya koyan bu ilk “haz alma”dır, Freud genelleme yapmaktan geri durmaz ve Lacan’da bu noktanın, yani bu genellemenin bilinçdışıyla yakından bağlantılı bir şeyler inşa etmek zorunda olan psikanalistler için yeterli olduğunu söyler. Ve şöyle ekler: “Bilinçdışı bir keşif olması açısından bir icattır, ki bu da belirli varlıkların sahip oldukları kendi ereksiyonlarıyla karşılaşmalarıyla ilişkilidir.” (Lacan, “Semptom Üzerine…”). Bu çıkarsamadan hareketle, bedenin hazzıyla karşılaşmanın -yani buna Gerçek dememiz meşruysa- Öteki’nin işe dâhil olmasıyla, yani kastrasyonla, yani jouissance kaybıyla, ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

Yine burada başka bir çıkarsama daha yapabiliriz: Öteki’nin talebi ve Öteki’nin arzusu arasında bir ayrılma, bir kopma meydana gelir. Bütün bu süreçler geriye doğru işleyerek çocuğun doğrudan deneyimlediği hazzı Öteki’nin süzgecinden geçirmesine, ve kendisini yasak olan/yasak olmayan şeklinde ifade eden bir Yasa’ya göre ele almasına yol açar. Bedendeki haz hiç kuşku yok ki bedendeki bir algıdır da, böylece bu algı bilince ulaşmaması gereken bir “uygunsuz fikir” hâline gelir. İşte bu “uygunsuz fikir” bastırılır, ve bunun sonucunda Hans, yıllar sonra Freud’la genç bir adam olarak karşılaştığında o döneme, analizi dönemine ilişkin hemen hiçbir şey hatırlamadığını söyleyecektir. Freud’daki bu “uygunsuz fikir” kavramının, hiç kuşkusuz cinsellikle ilgili olduğunun altını kalın kalın çizmek gerekiyor.

“Cinsel” kategorisinin başından itibaren çocuk için verili olmadığını vurgulamak gerekiyor, “cinsel”, bedenin Gerçek’inin Simgesel Öteki’yle karşılaşmasıyla kurulur, yoksa sadece bedenin bir deneyimi olarak kalırdı. Onun ayrıcalıklı hâle gelmesi yasağın bu hazzın üzerine gelip dayatılmasıyla olur, ki öyle ki böylece örneğin yemek yemek üzerine olan yasak ta cinselleştirilir, ve anal olan üzerine olan da. Aksi hâlde bunlar insanlarda hayvanlardan farklı olmazlardı. Geriye dönük olarak oral ve anal olan hazların cinselleştirilmesi onları jouissance hâline getirir, böylece rüyada yenen yemek cinsel bir anlam kazanır, böyle olmasaydı sadece yemek yemek olurdu, sadece bir ihtiyacın giderilmesi olurdu.

Bütün bunlardan hareketle şöyle söyleyebiliriz, dustukhia ihtiyaçlar düzeyindeki bir kötü karşılaşma değildir, çocuğun Yasa(k) ile karşılaşması düzeyindeki kötü bir karşılaşmadır ve ona hazzının kötü olduğu, kabul edilemez olduğu mesajının iletilmesiyle ilgilidir. Klinik olarak bildiğimiz üzere, özne bu aşamadan sonra cinselliği istikrarlı, olgunlaşmış bir olgu olarak deneyimleyemez, o daima bir eksikliğe, yolunda gitmeyene, ya bir aşırılığa ya bir azlığa veyahut bir direnişe ve boyun eğmemeye gönderme yapacaktır. Nevrotik özne bu jouissance kaybını çeşitli şekillerde, örneğin rüyalarda ve fantazmlarda geri çevirmeye, onu geri kazanmaya çalışacaktır. Bir kez kastre olmak tabii ki kastre olmanın geri döndürülemezliğine işaret eder ama bunun yanında bu olgunun geri döndürülmesi isteğini de, buna dönük bir nostaljiyi de ifade eder. Örneğin Fare Adam’ın gece yarısına kadar çalıştıktan sonra penisi dikilmiş bir hâlde aynanın karşısına geçip, dış kapıyı açık bırakarak babasının hayaletini gelmesini beklemesi bu kaçak jouissance’ı ifade eder, her ne kadar bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olsa da. O, Öteki’nin burnunun dibinde jouissance almayı sürdürür, ama bu mutlak bir jouissance, eksiği olmayan, tam bir jouissance kesinlikle değildir. O eksilmiştir, kesilmiştir, özetlenmiştir, yolundan saptırılmıştır.

Freud için çocukluk çağı cinselliği, ergenlikteki uyanışında olduğu gibi, fantaziye dayanmasının yanında biyolojik bir olgudur da. Öte yandan, Freud’da biyoloji ve fantazi arasındaki ilişki opak kalır; çocukluk cinselliğinin ve yetişkin cinselliğinin benzerliği ve farklılığı da açıkça belli değildir. İşte Freud’daki kastrasyonla ilgili çıkmaz dürtü ve cinsellik arasında düzgün bir eklemlenmenin olmayışına bağlanabilir.

Freud bize çocukluk çağı cinsel teorilerinin sadece çocuklukla ilgili bir mesele olmadığını öğretmiştir. Çocuksu olan öznenin yapısının çekirdeğini teşkil eder, çünkü kronolojik yaştan bağımsız olan (genel olarak cinselliğe özgü olan) kadın ve erkeğin hakikatini bu inşa eder. Çocukluk ve erişkinlik arasına bu yüzden kesin bir hat çizilemez. Belki de bu yüzden çocukluk çağı histerisi değil de “histeri” vardır, tabiri caizse, özne yedisinde neyse yetmişinde de odur. Çocukluk çağındaki cinsellik de erişkin hayattaki cinsellikten tamamıyla kopuk, kendi başına bir kıta değildir.

Çocuk için cinsellikle karşılaşma bir gün tersine döner, onun verdiği haz tartışmalı hâle gelir: Önceden olan aynı şeyler acı verici, sıkıntı yaratıcı şeyler hâline gelirler. Kabuslarda tehdit edici bu tekrarlama ortaya çıkar. Böylece bilinen ve tanıdık olan haz, en yabancı olana, en korkutucu olana dönüşür.

Freud, çocukluk çağı cinsel teorileri her ne kadar yanlış olsalar da içlerinde bir hakikat barındırdıklarını söyler, bunlar yetişkinlerin sorduğu soruların aynılarına cevap üretirler. Bu sorular insanın kavrayışının ötesine geçen, yanıtlanması zor sorulardır, mitler tam da bunları yanıtlamak için üretilen şeylerdir. Yani Küçük Hans’ın “at mitolojisi” onun bu soruları ele alma biçimidir, bu nedenle çocukluk çağı nevrozu hemen tedavi edilmesi gereken bir terapi meselesi olarak görülemez, psikanaliz, bir bakıma özneye kendi çözümünü üretmesinde aracılık eder. Psikanaliz bu yüzden “terapi” değildir, terapötiktir ama terapi değildir.

Çocuğun sayesinde bir dizi iddiayı ürettiği çocukluk çağı cinsel teorileri aynı zamanda bir hakikattir, ki Freud bunu defalarca kez belirtir. Bu dürtü tarafından dayatılan çocuğun libidinal organizasyonunun imgesinde inşa edilmiş bir hakikattir. Dürtüyle ilgili olduğu ölçüde bedeni ve jouissance‘ı içerir ve cinsellik ve psişe arasındaki karmaşık ilişkileri adlandırır. Çocuk bunlar sayesinde, Çocuklar nereden gelir? Çocuğun dünyaya gelmesinde babanın rolü nedir? Kadın ve erkek olmak ne demektir? Evli olmak ne demektir? gibi temel sorulara kendi cevaplarını üretebilir. Böylece cinsellikle ilgili sorular biyolojik bir öğeye -penise sahip olup olmamaya- takılıp kalmaz. Ki sorun, bir açıdan da Hans’ın iki musluk tamircisi fantazmında ortaya konduğu gibi, sökülüp takılabilir, yerine daha iyisi verilebilir bir şeyle, yani fallusla ilgilidir. Lacan için çocukluk çağı cinsel teorileri dille, dilin özne üzerindeki etkileriyle ilgilidir. Lacan, cinsel gerçeklikle dilin karşılaşmasından söz eder: “Bir çocuğun bir cümleyi düzgün biçimde kurabilmesinden önce… konuşması olgusu,… dil selinin geçtikten sonra arkasında bir şeyler bırakması vasıtasıyla onda bir şeyler olduğunu kanıtlar, onun oynayacağı bazı artıklar kalır… Bu sayede, adeta, bu cinsel gerçekliği ve dili kaynaştıracaktır.” (Lacan, semptom Üzerine…).

Hans’ta da bu soruları tekrar tekrar görürüz: Erkeklerin çocuğu olabilir mi? Babası ile yeni doğan kardeşi Hanna’nın doğumunun ilişkisi nedir? Annesinin penisi var mıdır? Canlı varlıkları ve cansız varlıkları ayıran şey penisleri olup olmaması olabilir mi? Kim kimle evlenebilir? Hans annesiyle evlenebilir mi? vb. Ve işte bu soruların cevaplanması amacıyla Hans at göstereni etrafında kendi kişisel mitolojisini kurar. “At” şeyleri sınıflandırmasına aracılık edecek bir teori oluşturmasını sağlar.

Bu teoriler Öteki’nin arzusunun muammasına yönelik ilk cevabı teşkil eder: inançlar olarak, bir hakikat ölçütü gibi işlerler. Bunlar öznenin fantazi inşasında başlangıç niteliğinde aksiyomatik yanıtlardır.

Freud bunlara, çocukluk çağı nevrozlarının ve semptomların kurulmasında temel bir yer bahşeder. Freud’a göre, çocukluk çağı cinsel teorilerinin bilgisi nevrozların kendisi için vazgeçilmez önemdedir. Bunlar gelecekteki semptomların alacakları biçimin en önemli parçasıdır. Aynı şeyi söyleyeceğim: çocukluk çağı nevrozları özne için çok önemlidir ve buradan geçmek öznenin nevrozunu kuran şeydir. Bunlar, bastırılmış olsalar da çocuğun cinsel yaşamında aldığı doyumla ilişkide kalmaya devam ederler, çocuğun hâlihazırdaki ve ilerideki erotik yaşamını belirlerler.

Kastrasyon meselesine gelirsek, kastrasyon tehdidinden önce annenin kastrasyonu gelir. Ancak bu Oidipus kompleksindeki anne değildir, bu, öznenin kendisinin cinsiyetli bir varlık olarak kurulmasını önceleyen annedir. Burada yapının tam ortasında bir delik, bir aralık ortaya çıkar. Bu annenin kastrasyonundaki deliktir, yani fallusun yokluğudur. Bu aşamadan sonra fallus sadece öznedeki bir eksiğe işaret eder. Annedeki eksik çocukluk çağı nevrozu tanısı koymakta anahtar kelimedir, annedeki eksik her nevrozun arkasında yatan şeydir.

Annenin bu yeni, yabancı hâlinin içinde, onun taleplerinin dokusu arasında çocuğun anlam veremediği başka bir kadın vardır. Baba çocuğa bu yeni ortaya çıkan, eksik kadının tuhaflığını ele almakta yardım edemez; çünkü o da sadece kendi çocuksu cinsel fantazmlarındakine uygun olan kadın versiyonunu bilir. İşte çocuk burada, deyim yerindeyse, Anne-Öteki ile kötü bir karşılaşma yaşar.

İşte bunlar çocuk için zor zamanlardır: Tatmin veren kişi, bir noktada onu yiyip yutacağından korkulan kişi oluverir. Bu bilmemenin kaygı yaratması olgusudur, nevrotik çocuk bilemez: Öteki’nin ne istediğini asla bilemez. Öteki’nin arzusunun algısı, ki bunun ne olduğunu bilemese de, kaygı vericidir. Hans bunu kardeşinin gelişiyle annesinin sevgisini kaybetme sorunsalı içinde deneyimler: Annem beni seviyor mu? Sevmiyor mu? sorusu ortaya çıkar. Ki bu, ben Öteki için neyim? sorusudur.

Bu kaygı hissi özneyi damgalar: Aniden, artık gittiği yerlere gitmek istemez, sevdiği hayvanları artık görmek istemez, tanıdık yerler ona dayanılmaz gelir, önceden sevdiği insanlar onda yoğun bir işgal edilmişlik ve hapsedilmişlik hissi uyandırır. Hans’ı okuduğumuzda bu hislerin her birini olmasa bile çoğunu görürüz.

[1]Lacan, J. (2017). Semptom Üzerine Cenevre Konferansı, Simgesel 1 içinde. Çev.: Özgür Öğütcen. İstanbul: Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği Yayınları.