500px-DIAGRAM

 

Nasıl kadın ya da erkek olunur? Sexuation’a (Cinsiyetlenmeye) Giriş

Özgür Öğütcen – 19 Kasım 2017 Konuşma metni

Yıllar önce Freud okurken karşılaştığım bir cümle beni çok etkilemişti, bu cümleyi çok çarpıcı bulmuştum, hala da öyle buluyorum. 1908 yılında yazdığı Çocukların Cinsel Kuramları Üzerine adlı makalesinde Freud şöyle diyor: “Eğer kendimizi bedensel varoluşumuzdan sıyırabilsek ve bu dünyanın işlerini saf düşüncenin başladığı bir gözle, örneğin başka bir gezegenden görebilseydik başka bakımlardan bu denli benzeşen insanlarda aralarındaki farkı bu denli açık dış belirtilerle vurgulayan iki cinsiyet bulunması kadar hiçbir şey dikkatimizi şiddetle çekmezdi.” (Freud, Cinsellik Üzerine, 2006). Freud’un “Anatomi kaderdir” dediğini de düşünecek olursak, Freud’daki “anatominin kader olması” meselesinin biraz karmaşık olduğunu anlayabiliriz.

    Demek ki Freud için anatomi kaderdir ama her şey demek değildir! Aynı cümlede kadın ve erkeğin büyük oranda birbirine benzediği de ifade ediliyor. Onları ayırmaya yarayan şeylerden biri ise aralarındaki farkı dışsal belirtilerle vurgulamak, bunun altını kalın kalın çizmektir.

      Aklımda uyanan ilk soru şu: Kadın veya erkek olmak için biyoloji yeterli değilse niye bunlar var? Bu ayrıma, yani anatomiye gönderme yapan bir ayrıma niye ihtiyaç duyuluyor?

     İkincisi: Demek ki biyolojik fark kadın ve erkek diye ayrışmak için kullanılıyor, bu gerçekten de öyle mi? Kendisi bunun kökeni değil, öyle mi?

     Ve üçüncü soru: Biyolojik olarak kadın veya erkek olmanın ötesinde yer alan bir şey var mı? Biyolojik bir kadın ya da biyolojik bir erkek olmak karşı cinsiyete atfedilen özellikleri edinmek için bir engel mi? Yani bu soru özdeşlemeyi de içeriyor. Bunun böyle olmadığını, Freud’un nesne seçimi kavramından beri biliyoruz, erkekler ve kadınlar kendi cinsiyetlerinden olan kişilerle özdeşleştikleri kadar karşı cinsten olan ebeveynle de özdeşleşiyorlar. Ve nesne seçimi de bu özdeşleşmelere uygun olarak kendi cinsiyetinden veya karşı cinsiyetten birisini seçmek şeklinde olabiliyor. Bunlar iyi bilinen olgular.  

     Bu kısa Freud pasajından ve ardından gelen sorulardan elde edebileceğimiz ilk çıkarım, kadın veya erkek olmanın “doğal” bir olgu olmadığıdır. Yani biyoloji bunu açıklamaya yetmez. Sadece nesne seçimi alanında bu ikiliğin aşılması değil mesele. Çünkü çocuk penisine bakıp “Aa ben bir erkeğim!” diyemez, ya da bundan mahrumsa “Demek ki ben bir kadınım!” diyemez kolaylıkla. Olgular düzeyinde bakarsak, der tabii ki “Ben bir erkeğim, ben bir kadınım” diye. Ama bunun akıbeti, bir süre sonra cinsiyet alanındaki bu doğrulamanın bozulması olur. Yeterince erkek midir? Yeterince kadın mıdır? Yeterli erkeksi özelliklere ya da kadınsı özelliklere sahip midir? Yoksa eşcinsel midir? İyi yemek yapabiliyor mudur? Neden güzel makyaj yapamıyordur? Niçin yakışıklı değil de, kısa boyludur? vb.

     “Kadın mıyım? Erkek miyim?” sorusu sadece histerikleri yakalamaz, ama onlarda daha yoğun olarak ortaya çıkar. Cinsiyete ilişkin bu soru bütün yapıların içinden geçer, tümünde kendi usulünce ortaya çıkar. Bu nedenle bazen psikotik bir kadın histerik bir kadınla cinsiyet meseleleri bağlamında aynı soruları soruyor gibi görünebilir.

     Biyolojik açıklama bir yerde daha tökezler: Üremenin cinselliğin amacı olması konusunda. Eğer böyle olsaydı üreme amacı taşımayan cinsel etkinlikler niye olsun ki? Ya da biyolojik olarak her şey normalken niye ereksiyon sorunları olur, erken boşalma olur, cinsel soğukluk olur vb?

     Peki kadın veya erkek olmakla ilgili biyolojinin hiç mi önemi yok? Bu önemli bir soru! Evet bir önemi var. Biyoloji, cinsiyet konusunda ötesine geçilemeyecek bir Gerçek’tir. Bu alanda iki Gerçek vardır: biri işte bu biyolojik gerçek, bir diğeri ise, psikanalizin ilgilendiği bilinçdışı Gerçek. Biyolojik Gerçek’in ötesine geçme çabasını, bunun men edilmiş olmasını psikotiklerin gerçeklik içinde kastre olma çabalarında, örneğin küçük bir psikotik çocuğun plastik bir bıçakla penisini kesmek istemesinde görüyoruz. (Rosine Lefort’un “Kurt Çocuk” vakası).  

     Vaka öykülerine dönüp Küçük Hans’ı hatırlayacak olursak, kız kardeşinin pipisi olmadığını gördüğünde, bu sahneden “Yaşasın ben bir erkeğim, o da bir kadın” diye çıkmaz. Daha çok, kafası karışarak çıkar ve “o şimdi küçük, büyüyünce pipisi de büyüyecek” yargısına ulaşır.

     Öte yandan, biyoloji yeterli değil demişken, bir olguyu daha vurgulamamız gerekiyor. Penise sahip olmak ya da olmamak bir kişiyi kadın ya da erkek yapmaya yeterli değildir, tamam ama bunun üzerine konuşulur. Henüz biz doğmadan bunun üzerine konuşulur. Yani erkeklerin nasıl olduğu, kadınların nasıl olduğu üzerine çevremizdekiler konuşmaya başlar ve doğduktan sonra da bu devam eder. Erkek çocuklar mavi giyer, kız çocuklar pembe giyer; erkek çocuklar arabaları sever, kız çocuklar Hello Kitty’i; erkek çocuklar pantolon giyer, kız çocuklar etek vs. Biyolojik cinsiyetimiz biyolojik cinsiyetten temel alan bir söylemin içine batmış, dalmış durumdadır. Biyoloji Simgesel’in, kelimelerin, sözlerin içine absorbe olur, emilir. Uzun lafın kısası biyolojinin kendisi bir semblant, bir suret, bir rol yapma, bir taklit özelliği kazanır. Ama bunun bir sınırı vardır, yani biyolojik olana dair her şey simgeselleştirilemez, işte bu da az önce söylediğim gibi biyolojinin Gerçeği’dir. Ve Freud’un dediği gibi, iki cinsiyet arasındaki farkı temellendirmek çok güç olduğu için, fark gibi görünen ne varsa bunlara aşırı bir vurgu yapılır. Geçen konferansta David Bernard’ın söylediği gibi, iki hayvan yavrusunu dişi ve erkek diye ayrıştırmak çok zorken, insan yavrusu böyle olmaya, ayrışmaya doğru itilir, buna çok erken zamanlardan itibaren mecbur kalır.

     Bu yüzden özneler kendi cinsiyetleri konusunda emin değillerdir, bu onlar için bir sorgulamadır. Daha doğrusu nevrotikler bu konuda büyük ölçüde şüphe içindedirler, bundan sarsılmaz biçimde emin olanlar psikotiklerdir.

     Öyleyse kadın veya erkek diye ayrılmak niye böylesine acil, üzerimize dayatılmış bir meseledir? Bu durumu hangi şartlar kışkırtır, oluşturur ve ilerletir? Durduk yere hiç kimse kendisini zora sokacak bir şeyin içine girmez herhalde. Çünkü biyolojisi özneye bir şey dayatmaz, eğer tam işe yarasaydı onu rahatlatabilirdi hatta. Az önce de söyledim, kendi cinsel organına bakar ve kendi cinsiyetinden emin olurdu, mesele kalmazdı. Demek ki bu sorunun cevabını orada, biyolojinin içinde bulamayız. Peki nerede o zaman bu sorunun kaynağı?

     Eksik neredeyse soru da orada, yani Simgesel’in içinde. Küçük çocuk öznemiz annesiyle ilişkisinde başlangıçtaki mutluluğunun, tamlığının tehdit edildiğini fark eder. Annesi her an yanında değildir artık, hatta annenin başka sevdikleri vardır. Fallik anne bir düzeyde  işte bu tamlığa, annenin çocuğuyla birlikte tam olmasına verilen addan başka bir şey değildir, ve bu tamlık imgeseldir, bir imgenin vaat edebileceği gibi bir tamlığa, bir Gestalt’e sahiptir. Çocuk ta bu konumun içinde memnundur, annesini tamamlayan şey kendisidir. Bu düzeyde kadın ya da erkek olmakla ilgili bir soru yoktur, kız ve erkek çocuklar için durum aynıdır. Fallik anne durumunda çocuk annenin biyolojik penisi değil kuşkusuz. O zaman o onun neyidir? Çocuk bunu geriye dönük olarak anlamlandırabilir, başlangıçta değil. Özne burada geriye dönük olarak annenin kendisinden başka bir şeye ihtiyaç duymadığı şey olduğunu, yine geriye dönük olarak anlar. Çünkü sonrasında yanından gidiyordur, demek ki kendisi ona yetmiyordur. Annede bir eksiklik olmalı ki ya da başka bir şeyi istiyor olmalı ki o gitmiştir ve gitmektedir. Eksiği söylemiş oldum. Çocuk annenin eksiğini tamamlayan olarak konumlanmıştır öncelikle. Bu imgesel düzeydir, burada bir soru yoktur, buraya bir sorunun getirilmesi sonradan olur. Çocuğun bu ilk konumu annenin imgesel fallusu olmaktır. Yani fallus, anneyi imgesel olarak tam hale getirendir, yani çocuğun kendisidir bu düzeyde. İşte sonra meşhur üçüncü faktör ortaya çıkar ve çocuğu bu konumdan çıkmaya zorlar, “anneni tamamlamaktan vazgeçmelisin!” Anneni bırakmalısın! Mesaj bu kadar açıktır. Bu aşamaya kadar kız ya da erkek çocuk açısından bir fark yoktur, bir cinsiyet ayrımı yoktur. Bu anlattıklarım aynı zamanda Lacan’ın Oidipus kompleksi anlatımı. Freud için Oidipus kompleksinin erkek tarafını açıklamak görece kolay olmuştu, asıl mesele yaratan kızlardı. Ama gördüğünüz üzere Lacan’ın açıklaması cinsiyetle ilgili meseleyi çok daha iyi konumlandırıyor. Erkek çocuk ve kız çocuk annenin imgesel fallusu olmaktan vazgeçerler, bunun yerine fallusa sahip olmak geçer. Ama bundan da vazgeçmek zorunda kalırlar. Yani ne fallus olunabilir ne de ona sahip olunabilir. Peki öyleyse geriye ne kalır fallusla ilişki için? Geriye fallusun eşdeğerleriyle, onun yerine geçenlerle ilişki kurmak kalır. Ki bu Lacan’ın Sexuation denkleminde, alt tarafta fi olarak gösterilen şeye üzeri çizili La’dan giden bir okla temsil edilir. Biyolojik cinsiyetten bağımsız olarak özneler fallik eşdeğerlerle ilişkilenebilir, bununla ilişkili jouissance’ın adı fallik jouissance’tır.

     Kastrasyon çocuğun simgesel baba tarafından imgesel fallustan mahrum edilmesidir, o konumdan çıkarılmasıdır. Eşzamanlı olarak baba da dönüşür ve Baba-nın-Adı haline, simgesel bir işlev haline yükselir. Böylece artık Oidipus kompleksinin yıkılması, çözülmesi evresine geçilir aşamalı olarak. Oidipus’un son, yani üçüncü evresi, çocuk için fallik anlamlandırmanın oluştuğu ve özdeşleşmelerin alanının açıldığı bir evredir. Cinsiyet farkı “özdeşleşmeler” düzeyinde baş gösterir. Burada biyolojiden de, bilinçdışından da farklı olarak “cinsiyet üzerine olan söylem” işin içine karışır. Çünkü kadın nedir ya da erkek nedir sorusu 3 alanda yanıt bulur: biyolojinin alanı, bilinçdışının alanı ve toplumsal söylemin alanı.   

    Biyoloji ya da anatomi bir organın varlığına ya da yokluğuna gönderme yaparak ya da genetik materyalimize gönderme yaparak bizi cinsiyet sorununda bir yerlere konumlandırma iddiasındadır. Toplumsal cinsel söylem alanında ise gösterenler vardır, kadınlığı veya erkekliği taşıdığı düşünülen gösterenler bu ayrıma yönelik çözümler üretilmesini sağlamaya çalışır. Ama dünyada, konuştuğumuz dilde hiçbir gösteren yoktur ki onu edinmek bizi kendi cinsiyetimizle kusursuz biçimde özdeş kılsın ve içimizdeki bu konuya yönelik soruları durdursun. Mesele ortada kalmaya devam ediyor hal böyle olunca.

    Lacan’ın ortaya attığı Sexuation ise farklı bir yol sunar. Elimizde biyolojik olarak farklı iki cinsiyet vardır ve bunların herhangi bir bilinçdışı temsili, bilinçdışında cinsiyet farkını temsil edebilecek bir gösteren yoktur. İki cinsiyeti tanımlamak için ise bir gösteren vardır: o da bildiğimiz gibi fallus. Ama bu da sorunu çözmeye yetmez bir düzeyde, çünkü belli bir aşamaya kadar fallus olmak hem kadınlar hem erkekler için mümkündür ve ayrıca fallusa sahip olmak ta hem kadınlar hem erkekler için mümkündür. O halde fallusla nasıl bir ilişki bir ayrım yaratabilir? İşte Lacancı sexuation kavramı fallusu bir düzenleyici ilke olarak ele alır ve böylece buradan bir ikili ayrım türetilebilir. Fallus öznenin jouissance’ının düzenlenmesinde bir ayrım yaratır. Eğer benim bütün jouissance’ım tamamıyla fallik mantığa tabiyse ben bir erkeğimdir, bu biyolojik cinsiyetimden ya da nüfus cüzdanımda yazan cinsiyetimden bağımsızdır. Eğer jouissance’ım tamamıyla fallik mantıkla düzenlenmiyorsa ben bir kadınımdır, bu da aynı şekilde anatomiden bağımsızdır. O halde Sexuation denklemlerindeki fallus düzenleyici bir mantık oluşturur, buradaki fallus, “fallus olmak-fallusa sahip olmak” diyalektiğinden bir ölçüde farklı bir işlev görmektedir. Ve ayrıca fallus burada kastrasyonla ilişki içindedir. Erkek kategorisinin tam olarak fallik mantıkla işlemesi bunun bir istisnayla birlikte olması sayesinde olur, bu istisna Freudcu ilk baba’dır. Kadın kategorisi için ise fallik mantığın dışında kalan öteki bir jouissance vardır. Bu tam-tam değil kategorizasyonuyla ilgili bir örnek verebiliriz: Bir erkeğe bir şeyi, örneğin bir montu satmak için “herkes bundan alıyor” demek iyi bir satış stratejisidir, ama bir kadına bir elbiseyi satmak için şöyle demek daha uygun olabilir “bu sadece sizin üzerinizde olacak.”

     Fallusla ilişkimiz jouissance’ımızı ve nasıl arzulayacağımızı düzenler. Bu ne demek? Bu en başta bir eksiğe göre bunların düzenlendiği anlamına gelir. Aşk ilişkileri bu eksiğin mantığını anlamamızı sağlayabilir: Fallusa göre, fallusla ilişki içinde aşık olmak demek fallusu maddileştirdiğini düşündüğümüz birisine aşık olmak demektir. Bu hem kadınlar hem erkekler için söz konusudur ama her ikisinde de farklı şekillerde işler. Sexuation denkleminde erkek tarafındaki nesneyle ilişkilenme formülü üzeri çizili S’den a’ya giden bir oktur. Bu aynı zamanda fantazm formülüdür. Yani erkek için kadın nesne konumunda olursa erkek onu arzulayabilir, burada erkek için mesele kadının nesne konumundan çıkmasıyla bu aşkın çökme riskinin olmasıdır. Bu, “erkeğin kadını olan kadın” bu çıkma işini çok basit bir şekilde yapabilir: konuşarak, çok konuşarak ve erkeğin istediği gibi konuşmayarak. Bu erkek için kadının nesne konumundan çıkıp özne konumuna geçmesidir. Bu yüzden erkeklerden sık sık eşlerinin, sevgililerinin çok konuştuğu yönünde sızlanmalar duyulur. Kadın tarafındaki aşka gelirsek: kadın, erkek fallusu maddileştirdiği ölçüde onu ister. Buna en iyi örnek “fallus avcısı” kadındır, fallusu maddileştirdiğini düşündüğü erkekleri avlar bu kadın. Ama kadın için sadece bu yoktur, bir de erkek tarafıyla ilişkisi olmayan bir ilişki türü vardır, bunu en iyi kadın mistiklerde görebiliriz. Ama bu seçimlerin ve konumların hepsi bozulmaya, dağılmaya meyilldir, hiçbiri aşk ve arzu alanında kalıcı bir garanti sağlamaz. Erkek bir kadında aradığını bulamaz, bu yüzden ikinci, üçüncü bir kadın olabilir. Bu da bizi erkek tarafındaki bir ayrıma getirir: kadın ve Kadın ayrımına. Erkek bir Kadın arar ama karşısında kadınları bulur, yani bir çoğulluğu, yani tek tek kadınları bulur. Buna obsesyonel bir hastamdan örnek vermek istiyorum: bu adam ve bir grup erkek arkadaşı öğlen aralarında güzel kadınları görmek için bir alışveriş merkezine gidip oturarak etrafa bakınırlar, onlar için güzel Kadın diye bir kategori vardır, ama bu kadınlardan biriyle tanıştıklarında, konuştuklarında, bu kadının o Kadın olmadığını, sadece bir kadın olduğunu anlayarak arayışlarını devam ettirirler. Yani Kadın erkeğin fantazmıdır, Lacan’ın dediği gibi “Kadın yoktur” ama “kadınlar vardır.”

     Peki öyleyse bazen “işte bu hayatımın kadını ya da erkeği” hissine ne demeli? Bunun olabildiğini hepimiz biliyoruz ve bu bazen bir ömür boyu sürebilir. Burada yavaş olmalıyız! Freud aşk hakkında hiç te iyimser değildi, hatta onun bir yanılsama olduğunu düşünüyordu. Lacan ise, işte bu yanılsamanın gerekli olduğunu söyler. Kim ne kadar çok yanılabiliyorsa o kadar aşka açık olabilir. Buradaki “yanılma”yı hata yapmak gibi anlamamak gerekiyor, buradaki “yanılma” perdeye, örtüye inanmaktır, çünkü o hiçliğin üzerini örter. Tamam büyük harfli Kadın’a inanmak erkeğin fantazmıdır ama hiç yanılmayan bir erkek ise hiç aşık olamama ihtimaliyle yüz yüzedir. Kendini biraz yanılmaya, hata yapmaya bırakmak gerekir. Kadınlar da bu konuda zorlanırlar, çünkü onlar da fallusa inanmazlar, onun bir taklit, bir rol olduğunu bilirler ya da bazıları fallusun kendi tarafında olduğuna inanır. Fallusa inanmazsa bir kadın nasıl bir erkekten onu talep edebilir ki? Ya da zaten kendinde bir tane varsa niye bir erkeğe ihtiyacı olsun ki? Bu ikinci gruptaki kadınlar anne olmak konusunda da belli bir ölçüde zorlanabilirler, Freud’dan beri bildiğimiz üzere fallusla bebek arasında bir eşitlik varsa, fallusu olan birisi bir fallus-bebeğe çok ihtiyaç duymayabilir, onun için annelik bir sorun olarak görülebilir.

    O halde bir erkek şudur bir kadın da budur demenin tek bir cevabı yoktur, buna cevap verebilecek bir Öteki de yoktur. Ki Freud Öteki’nin buna cevap verebileceğine inanıyordu, Oidipus kompleksi bunun kanıtıdır. Orada ötekinden gelen gösterenler ve Öteki’yle olan özdeşleşmeler kadın veya erkek olmanın anahtarını sunar gibidir Freud’da. Oysa Sexuation’da bir imkansızlık vardır, yani “cinsel ilişki yoktur” demek bir anlamda da kadın veya erkek olmak imkansızdır demektir. Ama bu böyle bir şey hiç yoktur anlamına gelmiyor. Özne imkansızlık karşısında da yanıtlar üretir, onu ele almaya çalışır, onunla oynar. Sonuçta imkansızı bir imkana dönüştürmek mümkün değildir tamam, ama kadın veya erkek olmak konusundaki bahis hep açık kalır, bu hep açık kalan bir sorudur. Bu nasıl olur? Bu bitmeyen sorgulama, bu sonsuz asimptotik çizgi nasıl ortaya çıkar? Söz konusu olan en başta fallus olduğuna göre, bu tartışma bir eksik düzeninde sürer. Yani cinsel ilişkinin imkansızlığı kadın ve erkek olmanın imkansızlığı ile beraberdir. Bu da öznelerin kendi kadınlıklarını ve erkekliklerini eksik açısından ve arzu açısından sorgulamalarına yol açar. Ben niye böyle yaptım? Hakiki bir erkek miyim? Yeterince güzel bir kadın mıyım? Ya da niye X gibi erkeklerle iyi ilişkilerim olmuyor, onları yanımda tutmayı bilemiyorum? Bu eksiklik imgesel düzende de simgesel düzende de ortaya çıkabilir. Sonuçta ne fallus olunabiliyorsa ne de fallusa sahip olunabiliyorsa öznenin elinde geriye ne yol kalır? Cevabı vermiştim aslında, ilişki fallusla değil fallus eşdeğerleriyle, onun yerine geçenlerle kurulur, bunların kaybedilmesi kişiye kastrasyon deneyimini yeniden yaşatır. Erkek tarafında bir nesne olarak, ama herhangi bir nesne değil, arzusunun nesne nedeni olarak gördüğü kadının bu konumdan çıkması kastrasyonu deneyimletebilir, bu en çok bu kişiyi kaybetmekle ortaya çıkar. Ayrılık ya da ölüm yoluyla kaybetmekle. Kadın tarafında da fallus olarak gördüğü erkeğin kaybı benzer bir varlık sorusunu açabilir. Ki histeriklerin en çok ayrılıklardan sonra analize gelmeleri bu yüzden bir tesadüf değildir. O halde aslında kadın ya da erkek bütün konuşanvarlıklar bir kadınla ya da bir erkekle evli değillerdir ya da sevgili değillerdir; herkes kendi jouissance biçimiyle evlidir. Biri karşısında objet a’yı görür, bir diğeri fallusu. Bu yüzden aldatma daha başından itibaren vardır. Ama yine söylemek gerekiyor, bu aldatma/aldanma gerekli bir aldatma/aldanmadır. Erkek objet a ile evlidir, kadın da fallusla evlidir. Yani yatakta erkek, kadın, objet a ve fallus vardır dersek yanlış bir şey söylemiş olmayız. İşte tam da bu nedenle “cinsel ilişki yoktur”, çünkü bu alan heterojendir, aynı türden varlıklar birbiriyle doğrudan karşılaşmazlar: Birinin aradığı diğerinde yoktur, birinde diğerinin bulduğu şey ona ait değildir, birinin diğerine vermek istemediğini diğeri zaten ondan almak istemez. Bu bizi Lacan’ın ünlü aşk formülüne getiriyor: “aşk sende olmayanı senden istemeyen birine vermektir.” Burada verilen şey eksiktir, birine kendi eksiğini verebilmek için eksik olmak gerekir, karşıdaki her ne kadar bunu istemese de buna alan açabilmelidir ama. Kadın ve erkek konuşan öznelerin birbirlerinde gördükleri ve birbirlerine sundukları düşünülen fallik suretlerdir, kopyalardır, taklitlerdir o halde. Erkek o yüzden “o erkek” değildir, kadın o yüzden “o Kadın” değildir. Onların maskesini çıkarınca altından hiçbir şey çıkmaz, şanslıysak altından başka bir maske çıkar. Güzellik te bu yüzden bir maskedir, güç te. Joan riviere’in dediği gibi, hakiki bir kadınla hakiki olmayanı ayıran hiçbir şey yoktur bu nedenle, kadınlığın bir “özü” yoktur. Ama Sexuation’da esaslı bir ayrım buluruz; kadın ya da erkek özneler için özne düzeyinde bir seçim olmasıdır bu da. Özne bir şeyi seçebilir: ya tümü fallik olanı, ya tümü fallik olmayanı, ya da aşk türlerinden birini seçebilir. Fallik sureti, a nesnesini, ya da Öteki jouissance ile ilişkiyi seçebilir. Lacancı analizin sonunda öznenin aşkında da, a nesnesiyle ilişkisinde de bir değişiklik olması ihtimali bu yüzdendir ve o biyolojik olarak erkek olsa bile Öteki jouissance’ı deneyimleyebilir. Bu gerçek hayattaki nesne seçiminden farklı bir şeydir, bu radikal olarak bir konum değişikliğini ima etmektedir. Hatta öyle ki gerçeklikte nesnesini değiştirmeden aynı kişide onunla farklı bir konum alabilme ihtimalini ortaya çıkarır. Hatta biraz şaka yollu söylersek, önceden kendi karısını nesne a ile aldatırken şimdi kendi karısını kendi karısıyla aldatacak duruma gelebilir, çünkü onunla ilişkisinin içinde kendi özne konumu dönüşmüştür. Cinsellik alanının komik olmasının bir nedeni işte böyle yanlış anlamalara, yanlış tanımalara izin vermesindendir.

     Aslında cinsellik ilk başından itibaren yanlış anlamalarla kurulur; Freud’dan beri bunu biliyoruz. Çocuk önce bütün canlıların penisi olduğunu düşünür, sonra annesinin de penisi olduğunu düşünür ve en sonunda da “kızkardeşimin yok ama büyüyünce olacak” diye düşünür. Burada üç düzeyli bir yanlış anlama söz konusudur. Ve bunları kendi kendine kanıtlamaya çabalar, her ne kadar beyhude bir çaba olsa da. Çocuk bu kendini kanıtlama çabasını sadece kendisi yapmaz, bunu babasından da bekler. Sonuçta baba başlangıçta sadece bir erkektir, onun Simgesel bir baba konumuna yükselebilmesi için kendini kanıtlaması, fallusun gerçek sahibi olduğunu çocuğa kanıtlaması gerekir. Yani babanın da çocuğa karşı bir yükümlülüğü vardır. Erkek sadece çocuğu tarafından sınanmaz; partneri olan kadın da ondan bir kanıtlama bekler. Hangi konuda? Fallusu maddileştirip kullanabildiğini kadına da kanıtlamak zorundadır. “Ne kadar erkeksin göster bakalım!” Bu meydan okuyucu cümle fallik iddialarda bulunan ve kadınını a nesnesi konumunda tutmaya çalışan erkeğin karşısındaki histeriğin konumudur, onu oradan indirecek bir histerik her zaman bulunur, en azından bir tane hep vardır. Aşk ta işte buralarda belli şartlara bağlanır. Aşkın şartını bir imgesel koşula bağlayanlar vardır: örneğin güzellik olarak imgeye bağlayan erkekler veya tamlık olarak imgeye bağlayan kadınlar. Bu kişiler imgenin kusursuz ya da neredeyse kusursuz olmasını isterler: öyle güzel olmalı ki hiçbir kusuru olmamalı, öyle güçlü olmalı ki hiç güçsüz görünmemeli. Böyle insanlar gerçek hayatta bulunamaz tabii ki. Bu nedenle bazı erkekler kadınları yeterince güzel bulmazlar, onların güzelliğinde kusurlar bulurlar; bazı kadınlar da yaşıtlarını hiç beğenmezler ve daha yaşlı erkekleri, daha güçlü buldukları için tercih ederler. Bu erkekler için eşleri, partnerleri güzel değildir, öteki kadınlar güzeldir; sözü geçen kadınlar için ise yaşıtları olan erkekler çok küçüktür, olgun değillerdir, hatta yaşıt olmalarına rağmen her nasılsa çok çocuksudurlar.  

Görüldüğü üzere kadın veya erkek olmayı tam manasıyla sağlayabilecek, bu soruyla bütün hesabı görebilecek hiçbir şey yoktur. Bunun cevabını ne biyoloji ne de cinsiyet farkı üzerine üzerine olan gösterenleri sağlayan Öteki verebilir. Psikanaliz ise bu iki alana bilinçdışını ekler, psikanaliz bu alanı bir imkansızlık gibi ele aldığı ve bunun bir cevabı olmadığını tekrar tekrar ortaya koyduğu için bazı kişilere dışarıdan bakınca çelişkili görünür. Oysa çelişki aslında bu alanın, cinsiyetlenme alanının kendisine kayıtlı bir çelişki olmasındandır, bu hiç kuşkusuz cinsel ilişkinin, bağıntının olmamasından kaynaklanan imkansızlıkla ilgilidir. Cinsiyet alanı saydığım bütün bu nedenlerle bitmek bilmez bir tartışmanın alanıdır aynı zamanda. Çünkü hiç kimse, hiç bir Öteki kadını ya da erkeği tam olarak tanımlayamaz. Ama her bir özne, tek tek kendi kadın ya da erkek olma yolunu icat edebilir, icat eder ya da. Bu ileri derecede tekil bir alan oluşturmaktadır. İşte tam da bu nedenle bir erkek için bir kadın artı bir kadın daha iki kadın etmez, burada toplama işlemi yoktur; ama bir seri vardır, bir artı bir artı bir diye devam eden bir seri. Bu Bir’in kendi içinde bir Bir olması da imkansızdır üstelik, çünkü bütün konuşan varlıklar kastredir. Ellili yaşlarda bir erkek iki ya da daha fazla kadını olunca Bir Erkek olmaz, iki kadını olan bir erkek olur sadece. Bu konuya Luis Izcovich bir vaka tartışması bağlamında değinmişti. Vakada söz konusu olan erkek iki kadınla birlikte olursa bunun bir çözüm sağlayacağına inanıyordu, yani sevgilisini buna ikna ederse bunun kendisi için bir çözüm olacağına inanıyordu. Izcovich bu durumu şöyle değerlendirmişti: “bu adam 2’den 1 yapmaya çalışıyor ama bu imkansız.” Erkeğin elinde 1’lerden oluşan bir kadın serisi olacaktır o zaman, bu günümüzde çok yaygın bir durum, bu erkek özneler üzerinde bir jouissance aciliyeti değil mi? Üstelik bu çözümü bir çözüm olarak kabul eden kadınlar da yok değil. Kadınlar bir seri yapmaya başladığında ise ellerinde fallik taklitlerden oluşan bir seri olacaktır, ama bu da Bir Erkek etmeyecektir. Yani cinselliğe kayıtlı olan eksiği gidermenin bir yolu yoktur, geriye her zaman bir eksik kalacaktır, Bir’i Bir olmaktan alıkoyan bir eksik, bir noksan hep kalacaktır. Buna hayıflanmak yerine başka bir çözüm bulmaya çalışmak gerekmez mi? Bu vakit geldi de çoktan geçiyor bile!