Rüyalar ne işe yarar?

Özgür Öğütcen

Freud Rüyaların Yorumu’nda ortaya attığı tezleri keşfettiği şeyler arasında en sarsılmazı, en sağlamı olarak görüyordu ve bu yüzden onları çok değiştirme ihtiyacı duymadığını söyler, oysa zaman içinde nevroz kuramını değiştirmiştir. Ayrıca Freud, inançları sarsıldığında, şüpheye düştüğünde kendisine güvenini geri verenin bu kitap olduğunu belirtir (s. 46). Yani onun için bu kadar büyük bir önem taşımaktadır rüyalarla ilgili çalışması. Rüyaların Yorumu’nun kendisi için taşıdığı bu öznel önemi 1896 yılında babasını kaybetmesine bağlar, bu kitabın bu ölüme bir tepki olduğunu söyler. Babası öldükten sonra o artık Sigmund değildir, psikanalizi kuran Sigmund Freud’dur, kendi adı kendi ampirik varlığının ötesinde bir anlam taşımaktadır. Freud, Rüyaların Yorumu’nun İngilizce üçüncü basımına yazdığı önsözde (1931) kitaptan şöyle bahsediyor: “Bugünkü yargılarıma göre de [bu kitap] keşfetmesi bana nasip olmuş tüm keşiflerin en değerlisini içermektedir. Böylesine bir içgörü insana tüm yaşamında bir kez nasip olur.” (s. 53). O kendi keşfine yabancı değildir, bunun farkında olan biridir ve tabii ki o, psikanalizin kurucusudur.    

Freud Rüyaların Yorumu’nun birinci basımına yazdığı önsözde klinik bir yargısını belirtir ve rüya imgelerinin kökenini açıklayamazsak fobileri, obsesyonları ya da sanrıları anlayamayacağımız veya onlara tedavi edici bir etkide bulunamayacağımız iddiasında bulunur.  

Rüyaların oluşum mekanizmaları, anlamı ve yorumlanması bağlamında Freud’la kendisinden önce gelen araştırmacıların görüşleri arasında kapatılamaz bir uçurum vardır. Bu yüzden kitabında çok değişik bir yöntem izleyerek kendi rüyalarını yorumlamaya koyulur. Bu bir ilktir, bu kitap aynı zamanda Freud’un rüyalarının bir kaydını, bir dökümünü oluşturmaktadır. Ama bu basitçe bir rüya defteri değildir tabii, bunlar hem yorumlanır hem de teorik bir çerçevenin öğelerini teşkil ederler. 

Freud rüyaların bir anlamı olduğuna inanıyordu, hatta bu onun rüyaları yorumlamakta ilerlemesini sağlayan azminin en temel öğesidir, Rüyaların Yorumu bu tez üzerine kuruludur denebilir. Ancak bütün bu saydıklarıma rağmen bu kitapta iki yer bana çok çarpıcı geldi: biri bir dipnot, bir diğeri de bir cümle. Bunlar çarpıcı geldi, çünkü kitabın genel dokusuyla belirli bir uyuşmazlık taşıyorlar. İkisi de psikanalizin başlatıcı rüyası sayılan “İrma’ya yapılan enjeksiyon” rüyasından. İlki kitabın Türkçe baskısının 163. sayfasındaki 18 numaralı dipnot. Rüyaların anlamına klinik bir kesinlik içinde, arzuyla inanan Freud burada ilk bakışta bu kanısının aksine görülebilecek bir ifade söylüyor: “Her rüyada yerli yerine oturtulamayan bir nokta vardır, deyim yerindeyse rüyanın bilinmeyenle teğet noktası olan bir göbek.” (Freud, 2001, s. 163).

Burada dikkat çekilmesi gereken iki terim var “bilinmeyen” [Unerkannt] ve “rüyanın göbeği”. Bu dipnota Lacan dikkat çekmişti zaten, bu noktaya tekrar geri döneceğim. Aynı rüyanın yorumlanmasındaki ikinci çarpıcı husus ise hemen üç sayfa sonra yer alıyor: Freud burada, “Açıkçası bu noktada daha derine gitmeyi hiç arzu etmiyordum” diyor. Freud’un genel tutumunu düşününce bu da ilk bakışta çelişkili görünebilecek, muğlak bir ifade. Bu paragrafın başında hastaları, özellikle kadın hastaları soyarak muayene etmekten bahsediliyor. Rüya çağrışımı onun istemediği bir yöne doğru gittiğinden mi, yoksa nereye gittiği belli olmadığından mı bilinmez Freud burada duruyor ve başka bir rüya öğesini açıklamaya girişiyor. Öyleyse şöyle bir bölümleme yapabiliriz: rüyanın yorumunu engelleyen “bildiğimizi bildiğimiz” ve “bilmediğimizi bilmediğimiz” engeller vardır. İkincisi rüyanın yorumunu değil ama yorumlanabilirliğini kesintiye uğratır, burada söz konusu olan engel daha farklı bir düzeyde yer almaktadır. Rüyanın yorumunun önüne dikilen engeller rüyada neyin ortaya çıktığıyla ilgili kuşkusuz. Bu durumda bir takım sorular karşımıza çıkıyor: Bir “bilinmeyen” yani Unerkannt niye rüyanın yorumlanmasına engel olur? Bu “bilinmeyen”in doğası nedir? Kaldı ki rüya zaten bilinmeyenlerin bilinenler haline getirilmesi ile yorumlanmıyor mu?

Bu soruları ele almadan önce gelin başka bir rüyaya, Freud’un aktardığı, Lacan’ın da XI. Seminer’de ele aldığı bir rüyaya, “Baba yanıyorum, görmüyor musun?” rüyasına bakalım. Bu rüya Freud’un rüyaların arzu doyumu olduğu tezine karşı bir soru, hatta bir itiraz teşkil eder, Freud bunu kendisi söylüyor. İlk bakışta rüyanın görünürde bir arzu doyumu olduğu Freud açısından açıktır, rüya bir taraftan çocuğun yaşamını uzatmıştır, öte taraftan ise babanın uykusunu; ama ilk bakışta bu böyledir. Yine de bu rüyayı diğer rüyalardan ayıran bir şey var gibi görünüyor Freud’a. Örneğin şöyle diyor: “Bu bölümün başında yer alan yanan çocuk rüyası bize rüyadaki istek doyumu öğretisinin zorluklarını göz önüne alma fırsatı veriyor.” Freud sonuna kadar bu rüyada onu etkileyenin ne olduğunu söylemiyor. Freud, bu rüyanın kaygı rüyaları kategorisine ait olup olmadığını merak ediyor. Ama her şeye karşın, bu olguyu söylese bile, bir rüyada kendini ifade edebilmesi için gün ışığına çıkan bir düşüncenin önceden bastırılmış bir arzuyla bağlantılı olması gerektiğinde ısrarcıdır. Bastırılmış arzuyla bağlantının bir rüyanın oluşabilmesi için gerekli olan minimum gerekli güç olduğunu iddia etmeye devam ediyor. Yanan çocuk rüyasında ortaya çıkan mesele ise, rüyanın uykuyu sürdürmeye yardım etmemesi, tam tersine rüyadan dolayı uykudan uyanılmasıdır. Burada rüya uykunun sürmesini sağlamaz, aksine rüyada ortaya çıkan imge acılı babayı rüyadan uyandırır; o, oğlunu kaybetmiştir ve yan odadaki oğlunun cesedi bir mumun üzerine devrilmesi sonucu gerçekten yanmaktadır. Babanın burnuna yanık kokusu gelir ve rüyasında oğlu kolundan tutup şu cümleyi, “Baba yanıyorum, görmüyor musun” cümlesini söyler. Rüya işlevini görseydi baba uyumaya devam edecekti. Ama öyle olmaz, rüya işlemez, uykuyu sürdüremez. Bir bilinmeyen, bir Unerkannt ortaya çıkar. Bunu kelimelerle ele almak imkansızdır. Burada ortaya çıkan şey tabii ki Lacancı Gerçek’tir. Bu nedenle Lacancı Gerçeğin bir adı da kelimelerle, simgeselle temsil edilemeyendir. Yani baba Gerçek’le karşılaşamaz, çünkü rüya onu oraya doğru sürüklerken uyanır, Gerçek’le bir karşılaşma imkansızdır, o daima elimizden kaçıp gider. O halde bilinmeyen henüz bilinmediği için bilinmeyen değildir, bilinmesi imkânsız olduğu için bilinmeyendir. Sonuçta birincisi henüz gerçekleşmemiş bir olanağı ifade ederken, ikincisi olanağın imkansızlığını ifade eder. O zaman rüya işlev gördüğünde bizi Gerçek’ten koruyandır diyebiliriz. Böyle olunca uyku da sürer. Ama Gerçek dayanılmaz hale geldiğinde uykudan uyanırız. Rüya tam da bu bağlamda ele alınabilir, rüyada İmgesel kendisini Simgesel’e teslim etmiştir, ona araçlarını sağlamıştır. Fakat Gerçek de hep oradadır, Freudcu rüyanın göbeği terimi bunun başka bir adıdır.

Lacan bu rüyaya getirdiği yorumlarda “Uyandıran nedir?” diye sormadan hemen önce şöyle söylüyor “şayet rüyanın işlevi uykuyu devam ettirmekse, rüya sonuçta onun ortaya çıkmasına neden olan gerçeğin bu kadar yakınına gelebiliyorsa, bu gerçeğe uykudan çıkmadan karşılık verilebilirdi, denemez mi?” (Lacan, XI. Seminer, 64). Ve biraz ileride o nihai vargı ortaya çıkıyor, bu, rüyadaki kaçırılan karşılaşma nerededir sorusudur: “Böylece hep ıskalanan o buluşma rüyayla uyanıklık arasında; hala uyuyan ve ne rüya gördüğünü bilmediğimiz kişi ile sırf uyanmak için rüya görmüş olan kişi arasında geçer.” (Lacan, s. 65). Yani iki farklı düzey vardır, bir tarafta rüya gören ama bu rüyanın bilinci olarak kendini algılayamayacak olan vardır ve diğer tarafta ise rüyadan uyanan. “Ben” denilen şey buralarda dolanır, buralarda oluşur. Rüyada bilinç vardır, çünkü rüya gördüğümüzü bilebiliriz, rüyamızın içindeyken bu bir rüya diyebiliriz, ama yapamayacağımız bir şey var: rüya gören kişi “Ne de olsa ben bu rüyadaki bilincim” diyen biri gibi kendini yakalayamaz” (Lacan, 84). Lacan, rüyadaki bilinç meselesine Zhuangzi’nin kelebek rüyası üzerinden tekrar dönecektir. Sonuçta Zhuangzi, akıllı bir adam olarak, “ya bir kelebek rüyasında kendisini Zhuangzi olarak görüyorsa” diye sorar. Yani Lacan’a göre akıllı olmak –onun deyimiyle deli olmamak- kendinin olduğu şey olduğunu düşünmemekle ilgilidir; nihayetinde bilinçle bu alana ulaşılamaz.

Lacan 1978’de, artık meslek yaşamının sonlarına doğru, Aristoteles’in Rüyası[1] adlı bir metin yazmıştır. Bu metnin son paragrafından alıntılıyorum: “Bütün söyleyebileceğim bu. Rüyamda çalar saati halüsine ediyorum, bunu iyiye işaret olarak telakki ediyorum, Freud’un dediğinin aksine, ben, uyanıyorum. Bu durumda, en azından uyanıyorum.” Lacan rüyadan çalar saatin sesiyle uyanmaya benzer bir rüyayı kapıya vurulmasıyla, bu vurulma sesinin etrafında oluşturduğu bir rüyaya atıf yaparak XI. Seminer’de anlatır. Rüyadan uyanan Ben’e –çünkü bu önemli olduğu için- tekrar dikkatinizi çekmek istiyorum, bu Ben henüz uyanmadan önce rüyanın içinde kristalize olmaya başlamıştır. Lacan buradaki konuma “daha ben uyanmadan önce”yimdir (avant que je ne me réveille) der, yani kapıya vurulma sesi algıya gelmeden bilince ulaşmış ve bunun etrafında bir rüya oluşturulmuştur. Lacan, Freud’un algı ile bilinç arasındaki kopuşa, bu yere die Idee einer anderer Lokalitat (başka bir yer fikri) dediğini bize aktarır. Lacan, bu noktada, “kapıya vurulma sesi ile rüya arasında, benim ne olduğumu sormalıyım” der. Uyandığımızda ise ben bilinçli temsil haline gelir ve bundan sonra bilincimde yakalayabildiğim sadece temsilim olur. Yani rüyadan “Ben” olarak, bilinç olarak uyanırız, ama bir önceki evrede algı ve bilinç arasında bir kopukluk vardır. Bilinçdışı, algı ile bilinç arasında yerleşiktir ya da başka bir deyişle bilinçdışı, gerçek ile bilinç arasında yerleşiktir.     

Özne cephesindeki uyanış için Lacan, gerçeklikten bir miktar numune alıp gerçeklikte olduğumuza dair bir teminat alırız, diyor. Yani dışarıdan gelen ses mesela, bize gerçeklik içinde olduğumuza dair teminat verir ve rahat olabiliriz, Ben Benimdir artık, uyanabilirim huzur içinde. Oysa “gerçek rüyanın ötesinde, rüyanın sarıp sarmalayıp bizden sakladığı şeyde, temsilin olmayışının arkasında, onun yerini tutanda aranmalıdır. Etkinliklerimize her şeyden çok hükmeden gerçek budur ve bize onu psikanaliz gösterir.” (Lacan, XI. Seminer, s. 67).

Baba yanıyorum görmüyor musun rüyasında gerçeklik yan odadan algıya gelen yanık kokusuyla ve gürültüyle restore olur ve baba uyanır, gerçeklik oğlunun öldüğüdür. Ama tam da bu küçük gerçeklik parçasının arkasında Gerçek vardır, onun dibinde, gerisinde bir yerlerde. Freud işte burayı rüyanın yoğunlaştığı, çözülemez bir yumak, açılamaz bir düğüm olarak adlandırır. Oraya doğru yaklaşmak rüyayı da sonuna doğru yaklaştırır. Burada temsil eksiktir, bu temsil edilemez bir şeye doğru yaklaşıldığının işaretidir. Bunun dürtüyle bir ilgisi var, der Lacan. Gerçek’in bir tanımını daha söylemiş olduk, Gerçek kendi varoluşu olan bir şey olmadığından negatif terimlerle tanımlanır, yani bu anlamda Gerçek Simgesel’in işlememesidir, anlamlandırmanın bir noktadan sonra kifayet etmemesidir. Dürtü ile ilgili olan Gerçek ise yaşayan bir varlık olmamızın Simgesel bir temsilinin olmamasıdır. Bu ikisi iki farklı türde imkansızlıktır. Bu yüzden rüya başını alıp, özneyi Gerçek’e doğru sürükleyince uyanma olur, kabusta da bu yüzden uyanırız.

Rüyaların uykuyu sürdürmesinin Rüyaların Yorumu’nun belli başlı tezlerinden biri olduğunu söylemiştik. Bu tezin Freud’un aktardığı bu rüyayla nasıl bir açıklamaya kavuştuğunu göremiyoruz oysa. Tam da babanın uyku ihtiyacının doyuma ulaştığı noktada, baba rüyada çocuğun görüntüsünü ve sesini algılıyor ve rüya devam edemiyor. Freud önbilinçli düşüncenin ötesinde babayı uykudan uyandıranın ne olduğunu, yani uyandıranın tam da rüyanın kendisi olduğunu belirtmiyor. Bu rüyanın niye Freud’un teorisine bir istisna olduğunu ancak Lacan’ın yorumlarıyla anlayabiliriz. Birazdan rüyada önemli olan arzunun Öteki’nin arzusu olduğunu söyleyeceğim. Rüya gören açısından Öteki’nin arzusu rüyada bir yoruma tabi tutulur ve onun isteklerinden birinin gerçekleştirilmesi bile bu bağlamda olur, bu Öteki’nin arzusuyla başa çıkmanın bir yoludur. Eğer bu rüya aracılığıyla yapılamazsa rüyayı gören kişi uyanır. Buradan psişik travmaların tekrar ettiği ve tekrarlayıcı uyanmaların olduğu rüyaların da Öteki’nin arzusunu ele almaktaki imkansızlıktan kaynaklandığı sonucunu çıkarabiliriz. Bunlar özne “kötü bir karşılaşma” ile yüz yüze geldiğinde, üstelik buna hiçbir hazırlığı olmadığında gerçekleşir. Bu nedensiz kötü karşılaşma Öteki’nin karanlık arzusuyla karşılaşmanın eşdeğeridir, özne tarafında bunun hiçbir açıklaması yapılamaz, özne bunu kaygı olarak, Öteki’nin jouissance‘ı olarak deneyimler. Özne burada Öteki’nin jouissance’ının nesnesidir, kısacası artık o bir özne değildir.

 Bu çocuğun durumunda olduğu gibi sevilen birinin kaybı -ve daha da ötesi ölümü- sıklıkla bu özelliğe sahiptir. Yanan çocuk rüyası ölümün öncesindeki travmatik olayların bir tekrarı olarak anlaşılabilir, özellikle Freud çocuğun rüyada söylediği cümlelerin hala hayattayken gerçekte söyleyebileceği cümleler olduğunu varsaydığında bu böyledir. Freud, Rüyaların Yorumu zamanında bu rüyayı sahip olduğu teorik çerçeveyle, yani arzu doyumu ile açıklamaya çalışmıştı, her ne kadar pek çok tereddüdü olsa da. Öte yandan babanın kaygılı bir şekilde uyanışının üzerinde pek durmamıştır, rüyanın kabusumsu özelliği üzerinde ise daha da az durmuştur, çünkü bilinçdışı için hazsızlığın haz anlamına gelebileceğini düşünüyordu ve bu açıklama ona yetiyordu. Lacan ise bu rüyayı haz ilkesinin ötesinde yorumlar, yani, bu rüyayı niteleyen tekrarı göz önüne alır, bunun travmatik rüyalardaki tekrarın eşdeğeri olduğunu söyler. Lacan’a göre, babanın uyanışı rüya imgeleri arasında arzu bir temsilci bulamadığı anda meydana gelir: “rüyanın bir dileği yerine getiren fantazmdan ibaret olmadığının emaresidir bu. Çünkü rüyada oğlanın hala hayatta olduğu iddia edilmez. Ama o korkunç görüntü, babasını kolundan tutan ölmüş çocuk rüyada kendini hissettiren bir öbür dünyaya işaret eder… Hakikaten eşsiz olan bu buluşma sadece rüyada gerçekleşebilir. Sadece bir ayin, sürekli tekrar edilen bir eylem bu hatırda tutulması imkânsız buluşmanın anısını yaşatabilir –çünkü baba olarak o baba dışında kimse, yani bilinçli hiçbir varlık, bir evladın ölümü nedir bilemez.” (Lacan, XI, 65-66).

Lacan, birkaç paragraf sonra yine aynı rüyaya döner: “Bu bağlamda bu soru daha da çarpıcı bir sorudur, çünkü rüyanın hakikaten temsilin bağlılaşığı gibi olduğunu görürüz –rüyanın imgeler dünyasıdır bu; biz de bu vesileyle Freud’un bilinçdışından bahsederken, temelde bilinçdışını belirleyen şey olarak gösterdiği Vorstellungsreprasentanz’ı vurgulamalıyız.” (s.66). Bu yüzden rüyada baba açısından kendisini bu rüyayı gören kişi olarak rüyasında görmek imkansızdır -bütün diğer rüya görenler gibi-, bu imkânsızlık babanın oğluyla buluşmasının imkansızlığıyla bir aradadır. Bu skopik dürtüyle ilgilidir; çocuk rüyada bakar ama görmez, burada bir yarık vardır. Bakış imge tarafından desteklenmeyi bırakır ve fantazm da gerçeği gizleyen bir perde olmayı bırakır. Algıya gelen koku ya da gürültü bu temsilin yokluğunu ifşa eder. Perde yırtılmıştır. İşte, bu eksiğin arkasında dürtü vardır. Babayı uyandıran şey yandaki odadan gelen gürültünün ve kokunun ötesinde bir şeydir, eksik, kayıp olan gerçekliktir; yani, çocuğuyla neler yaşayamayacağıdır ve kabusla gerçeklik arasında tekrar eden şeydir: bu sefer çocuğunun cesedini ateşten “koruyabilmek” için yan odaya koşması gerekecektir. Yeni bir başarısızlık -döngüyü tamamlamaksızın- öncekini tekrarlar ve uykuyu sürdürmek mümkün olmaz.

Lacan’dan sonra artık uyandıranın ne olduğunu anlarız, bu “Gerçek”tir, kendi kendini elinden kaçıran Gerçek. Lacan’dan önce ise bunun ne olduğunu bilmiyorduk, Lacan rüya teorisini öyle bir ileri taşır ki, bu onun adını öncesi ve sonrası diye önüne koyup teoriyi iki döneme bölmemizi gerektirir: Lacan’dan önce rüya teorisi ve Lacan’dan sonra rüya teorisi. Lacan bu alandaki karanlığı aydınlatmıştır. Lacan’a göre gerçek gösterenin öznesi için imkansızdır, haz ilkesinin ötesine geçer. Gerçek hep aynı yere döner ve düşünen özne bununla asla karşılaşamaz. Onu kaydetmek imkansızdır. Ama o “yazılmaktan geri durmaz.” Yanan çocuk rüyası gibi bir travmanın tekrar ettiği rüyalarda bilinçdışı aracılığıyla şifreleme olası değildir ve rüyadaki görüntüler özneye bilinçdışındaki bu boşluğu gösterir, gerçeğin uzandığı boşluğu. Bu tür rüyalarda rüyayı inşa eden bastırılanın geri dönüşü değildir, yazılamaz olanın geri dönüşüdür; çünkü bastırılan zaten şifrelenmiştir, hatta yeni gösterenler biçiminde geri dönse bile, ama burada şifrelenemez olan bir şey vardır.     

Rüyanın kendisi bir yorumdur ve çağrışım yapılırken bu yorumun bir yorumu daha yapılır. Peki, rüya neye yorum getirir? Freud, malum olduğu üzere rüyaların istek doyumu olduğunu söylemişti, yani rüya gerçekleşmemiş isteklere bir yorum getirir ve onların doyumunu sağlar. Freud rüyanın doyurduğu istek için Almanca Wunsch terimini kullanmıştı, Lacan ise arzuya daha yakın olan bir terimden bahseder: Begierde. Freud bu ikincisini tercih etmemiştir. Begierde felsefede var olan, Hegel’in kullandığı bir kelimedir. Lacan rüyalardaki arzu doyumunun her zaman başka bir öğenin daha işin içine karışmasını içerdiğini söyler, bu en basit rüyada bile vardır der: bu öğe Öteki’nin arzusudur. Yani rüya Öteki’nin arzusuna getirilen bir yorumdur. Anna Freud’un gördüğü çilek rüyasında bile Öteki’nin arzusu vardır, çünkü bir Öteki, dadısı, ona perhiz amacıyla çilek yemeyi yasaklamıştır. Bu rüya Öteki’nin arzusunun hilafına gerçekleşir, ona karşı durur. Rüyada gördüğü yiyecekler basitçe yemek istediği yiyecekler değildir, Öteki tarafından yasaklanmış olan yiyeceklerdir. Bir şey ne zaman bir arzu nesnesi haline gelir peki? Öncelikle çocuğa benzeyen bir öteki onu elinde tuttuğu zaman. Şu deneyimi hepiniz bilirsiniz: Bir çocuk başka bir çocuğun elindeki her ne ise –ister faydalı olsun ister olmasın- onu ister tam da onu ister, ihtiyacı olmasa da, onu doyurmasa da, keyif vermese de ister. O benim diye iddia eder. Ve şu soruları sorar: O çocuk niye onu istiyor? Niye onu elinde tutuyor?

Arzunun rüyaya bir ötekinin arzusu tarafından dahil edildiğini iyi biliyoruz. Kasabın karısı arkadaşı bir şeyi istiyor diye onu tatminsiz bırakmak ister rüyasında. Ve onun “isteme konumu”yla da özdeşleşir üstelik. Ve kocasına da aynısını yapar rüyasında. Peki soru şu o zaman: Neden arzu doğrudan söylenmiyor? Çünkü o daima başka bir şeye gönderme yapabilen bir şeydir de ondan: arzunun onu doyurabilecek gerçek bir nesnesi yoktur. O tatmin edilemez bir gerilimdir, Lacan’ın cümlesinde olduğu gibi “arzu varlıktaki eksiğin metonimisidir.” Ayrıca, aynı şeye Freud rüyanın göbeği terimi aracılığıyla işaret etmiştir, yani bu nokta çağrışımların sonsuzluğa kadar devam ettiği bir noktayı ifade etmektedir. Her zaman başka bir şeye atıf vardır, çünkü arzu daima Öteki’nin arzusuyla ilgilidir. Bir kişinin arzusu Öteki’nin arzusuna gönderme yapar ve bunun tersi de geçerlidir. Yani, arzuyu rüyanın altında ve ötesinde buluruz, rüyanın içinde değil. En azından analitik süreçle bir diyaloğa giren aktarım rüyalarında bu söz konusudur. Arzunun yorumu onun gerçekleşmesidir: arzunun kaderi, özü değilse bile, kendisini “duyurmaktır”. Rüyadaki önceki günün kalıntıları, muhtemelen kaygı kaynağı olan, Öteki’nin arzusunun uyanmasını ya da ortaya çıkmasını gizleyebilir. Öteki’nin arzusu kendisini özellikle talebin ötesinde ortaya koyar, bir hediye ya da bir reddetme olarak, bir yasak ya da bir mahrumiyet olarak. Bu arzu bir terk, bir kayıp ya da bir tehdit olarak aniden ortaya çıkar. Bastırmanın temel bir kutbunu oluşturan bu arzu acı verici gündüz kalıntılarının üretimine büyük miktarlarda katılabilir. Ve ayrıca Öteki’nin arzusuyla ilgili şunlar söylenebilir: Rüya çalışması itiraz ederek veya gerçekleştirerek uyuma arzusunu tatmin eder, başka ilgisiz kişilere el koyup kullanarak, ona geçerek onu tatmin etmek için uğraşır.

Bilinçdışı öznenin uyku sırasında, muammalı bir durumun içinde, Büyük Öteki’nin arzusu üzerine bir hipotez kurmaya çağırıldığını söyleyebiliriz; bu arzu özne için bilinmez ve gizemlidir ve öznenin üzerine çöker, onu kaygılandırır. Öteki’nin muammalı arzusu aynı zamanda potansiyel olarak Öteki’nin jouissance’ıdır ve travmatiktir, öznenin buna yanıt verememesi ölçüsünde travmatiktir. Kâbus tam da Öteki’nin arzusunun şifrelenmesinin sürdürülememesidir ve Öteki’nin arzusunun onun jouissance’ı olarak algılanmasıdır. Rüyanın -daha çok da kâbusun- bu evresinde temsiller daha mitik ve daha az metaforik olmaya meyillidir, ta ki uyanana kadar. Yani rüyanın dokusu iyi örüldüğünde, rüya bir perde olma işlevini iyi yaptığında Öteki’nin arzusunun muammasıyla daha az karşılaşılır ve uyku sürer. Lacan bu konuda şöyle diyor: “Kabusta, bu varlık tuhaf jouissance’ının tüm opak ağırlığıyla göğsünüze çöker, sizi kendi jouissance’ının ağırlığı altında ezer. Mitte ve aynı zamanda kabusta ortaya çıkan ilk şey budur, jouissance’ıyla ezer, aynı zamanda sorgular ve hatta kendisini bu muamma da bir soru olarak ortaya koyar.” Rüyanın, tanımlamakta başarısız da olsa, şifrelemeye çalıştığı muamma cinsel ilişkidir.

Şimdi biraz geri dönüp bir özet yapacak olursak: O halde elimizde uykudan uyandıran ve uykuyu sürdüren rüyalar var diyebiliriz. Eğer uyku bizi sürükleyip rüyanın etrafında döndüğü ama asla merkezine girmediği Gerçek’ten koruyorsa uyanmayız, tersi olursa uyanırız. Lacan, en başta bahsettiğim Aristoteles’in rüyası metninde uykudan değil uyanmadan bahseder bu yüzden, çünkü bizi Gerçek’e yaklaştıran uyanma anıdır. Gerçek’e yaklaşınca analizanın çağrışımları durur, yolundan sapar, teklemeye başlar. Aynı Freud’un durduğu ve geri çekildiği gibi.

Rüya bilinçdışına giden kral yoludur, evet, ama bilinçdışının kendisi değildir. Bu yüzden Lacan “rüya rüyadır” demiştir, belki bu rüyanın önemini fazla abartmamak için klinik bir uyarı olarak algılanabilir ama rüyasız da olmaz. Rüya bir hakikati ortaya koyar ama bu yol rüyadan çıkarılan gösterenlerin işaret ettiği hakikatin ötesine geçmez, çünkü rüya deşifre edilebildiği ölçüde okunabilir bir şifrelemedir. Bunun sınırı vardır. Rüya yorumundaki sorun analizan rüyaya çağrışım yaparken bundan bir bütünlük, bir anlam çıkarmasıdır, bu paradoksal bir durumdur. Çünkü rüya analiste anlatılırken ego idealine göre, bilinçli benin kabul edebileceği bir kalıba dökülür. Bu nedenle analizanın konuşamadığı, sözlerinin kesildiği, bittiği yer önemlidir.

Farklı bir şekilde tekrar edecek olursak, en iyi yorumlanmış rüyalarda bile, bir nokta karanlıkta kalır, bir düşünce yumağının çözülmeye dirençli olduğu görülür, oradan daha ileri gidilemez. İşte bu, bilinmeyenin (Unerkannt) teğet geçtiği rüyanın göbeğidir. Freud şöyle diyor: “Yorumda ortaya çıkan rüya düşünceleri, çok genel bir şekilde, düşünce dünyamızın ağındaki her iki tarafta da tamamlanmadan kalmalıdır. Bu ağın daha yoğun bir noktasından sonra, mantarın miselyumunu andırır gibi, rüya isteği ortaya çıkar.” (Freud, 1900, 578). Rüyada bastırılmış arzu çağrışımların sonunda bulunmaz. Arzu temsillerin çerçevesinden ortaya çıkar, kendisini öznenin asla simgeselleştiremeyeceği bilinmeyenle ilgili deneyiminde inşa eder. Arzu sözü edilemeyen ile söylenebilecek olan arasındaki sınırda ortaya çıkar, bizi söylenemez olanla yüz yüze getirir ve tam da bu nedenle bizi konuşmaya devam etmeye zorlar.

Rüyalar bilinçdışı değildir demiştik, ona götüren yoldur. Bilinçdışını rüyalarda bilinç/önbilinç sisteminden sansür ayırır. Sansür iki sistemi, bilinçdışını ve bilinç/önbilinç sistemini birbirinden ayırır. İşte bu sansür uykuda gücünü kaybeder ve rüya görürüz. Bu güçsüzlük uykuyu sürdürme arzusu tarafından belirlenir, ama bunun psişik gerçeğin ötesinde yer alan bir sınırı vardır. Freud rüyaların arzuların rüyaları olduğunu ya da rüyaların cinsel arzu olduğunu söylememişti. O, rüyalarda sadece bir tane temel arzu doyumu olduğunu söylemişti o da uykuyu sürdürme arzusudur.

Rüyadan uyandıranın ne olduğu meselesine geri dönersek burada iki türlü imkânsızlık vardır. Biri anlamlandırma zincirinden bir diğeri ise dürtüleri olan bir varlık olmamızdan kaynaklanır. Lacan bunları Gerçek’in iki biçimi olarak ortaya atar. Unerkannte (yani bilinmeyen) arzuyla ilgilidir. İkincisi ise dürtüsel bir bedene sahip olmamızla ilgilidir ve bunlar bize Freud’un rüyanın göbeği dediği konuyla ilgili iki müdahalesini hatırlatır. Dürtüsel bir organizma olmamızla ilgili olan yine İrma’ya yapılan enjeksiyon rüyasından örneklenebilir: Freud rüyada İrma’nın boğazına bakar ve orada imgesel bir parçalanma görür, İrma’nın etini, bedeninin içini görür; bu, uçurumun öznel bir tercümesidir, burada adlandırılamaz bir dehşet İrma’nın boğazının içinden kendisini gösterir. Lacan, “bu boğazın dibinde, Gerçek’in bir görünümü vardır, bu artık bir nesne değildir, bu bütün kelimelerin durduğu yerin öncesindeki bir şeydir. Freud’un açıkça buradan sonra çağrışım yapmak istemiyorum dediğini” söyler. (Lacan, 1954-55). Böylece rüyanın göbeğinin öngörülebilir bir şey olmadığını görmüş oluruz, ama rüya yorumuyla izole edilebilir bir sınır haline gelir: bu sınır rüyanın yorumlanabilirliğinin sınırıdır. Bu sınır şifre çözmeye yardım etmez, şifrelemeye yardım eder.  

Rüyanın göbeği için Freud’un yaptığı ikinci adlandırma “Rüyaların Unutulması” bölümündedir; burada bize rüyanın yorumlanmasında eksik kalan bir noktadan, bilinemeyenle, tanınamayanla ilişkili bir noktadan bahseder. Freud bu noktayı bir yumağa, bir düğüme benzetir. Ve şunu ekler bu yumağı açmak, bu düğümü çözmek imkansızdır. Bu, bir ağacın dallarının köklerine işaret etmesi gibi arzuya işaret eder. Burada mantarın miselyumu örneğini tekrar hatırlamalıyız. Tam da bu noktada rüyanın göbeği arzunun hem en yakın olduğu yeri hem de en erişilemez yeri ifade eder. Bu Unerkannt’a rüyanın önünde durakaldığı bir şey olarak işaret eder. Buradaki Gerçek nedir peki? Dürtüsel bir Gerçek midir? Ve ayrıca bu Gerçek’in arzuyla ilişkisi nedir?  

Bu bağlamda düşünülmesi mümkün olmayan en azından iki tür gerçek vardır: biri bilinçdışının açıklığı, ağzı olan Unerkannte, diğeri ise bedensel açıklıklarla/ağızlarla birlikte olan dürtünün gerçeği. Rüyanın göbeği bilinçdışının imkansızlığını, dilin kökeninin imkansızlığını kapatır, düğümler. Eğer dürtü rüyaya dahil olursa rüyayı durdurur. Freud ve Lacan buna “travmatik”, “kaygı verici görüntü”, “nihai gerçek” gibi adlar vermişlerdi. Rüyada dürtüyü konumlandırmak çok zordur oysa semptomda daha kolaydır, çünkü semptomun bedenle bağı vardır –özellikle histerik semptomlarda. Rüyada bu zordur çünkü rüyada beden uzaklara gider. Hatta rüya bedeni uzaklaştırmaya, çıkarmaya çalışır uykuyu sürdürebilmek için. Bunu başardığı ölçüde uyku sürer; bir yerimiz uyuşunca bunu rüyayla ele alabilirsek uyumaya devam edebiliriz, çok şiddetli bir ses gelirse bunu rüyada bir patlama gibi görürsek uyku sürebilir vb. Yani rüya dürtülere sahip bir beden olduğumuz gerçeğini askıya almaya çalışır.

Konuşmamın sonunda sizlere bir psikotik, bir histerik ve bir obsesyonel öznenin rüyalarını anlatacağım.

20’li yaşlardaki şizofren erkek öznenin rüyası şöyleydi:

“Rüyamda amcamla birlikte okuduğum ilkokuldayız, yemekhaneye gidiyoruz. Çocuklar yemek yiyorlar, tümünün tabağında kesilmiş penisler var, bunu yiyorlar.”

Bu rüya gerçeğin işgali altındadır, gerçek gerçekliği işgal etmiştir. Gerçek hiç perdelenmemiş halde, bütün açıklığıyla gözlerimizin önündedir, kastrasyon da gerçeklik içinde ortada durmaktadır, hiçbir simgesel boyutu yoktur.

40’lı yaşlardaki histerik bir kadının rüyası işe şöyleydi:

“Rüyamda dev bir kadın heykeli görüyorum, ama aynı zamanda canlı bu heykel. Gidip bu heykele sarılıyorum, onunla öpüşmeye başlıyorum. Bu sırada erkek arkadaşım bizi izliyor ve yanımıza gelip kadın heykelin ayağına su döküyor. Ona çok sinirleniyorum.”

Bu sevgilisiyle ayrılmak üzere olan bir kadındı. Sevgilisi yakın bir zamanda uzun boylu kadınlardan hoşlandığını söylemişti, rüyada sevgilisiyle girdiği eril bir özdeşleşmeyi görmek mümkün. Bir erkeğin beğendiği kadını beğenmektedir. Kadının heykel olması aklına cinsel ilişki için kullanılan şişme bebekleri getirdi, bu kendisinin sevgilisiyle ilişkisi içindeki konumuydu, o da bir şişme bebek gibiydi, ama şişme bebek değildi tabii ki. Şişme bebek olması ilişki içinde pasif konumda kalması ve yalnız kalmaktan korktuğu için sevgilisinden ayrılamamasını temsil ediyordu, aslında kendisi de diğer bazı erkeklerden hoşlanıyordu. Üstelik şişme bebek olmasının bir nedeni daha vardı, cinsel ilişkide sevgilisi onun orgazm olup olmamasını hiç önemsemeden kendisi boşalıyor ve ilişkiyi bırakıyordu. Kendisi de kendi isteklerini hiç ifade edemiyordu, çünkü bundan utanıyordu, aynı bir şişme bebek gibi sessiz kalıyordu. Erkeğin heykel kadının ayağına su dökmesi ise Öteki’nin jouissance’nın bir ifadesiydi, ilişkide erkeğin aldığı keyif ona tiksindirici geliyordu ve kendisini pasif bir şekilde onun keyfinin nesnesi yapmak istemiyordu aslında. Bütün bu öğeler ilk anlatılan rüyadan ne kadar farklı ve ne kadar farklı yorumlara yol açabiliyor. Ve Öteki’nin arzusunun yorumlanmasına ilişkin pek çok öğeyi içeriyor.

Son rüya ise yine 20’li yaşlardaki obsesyonel bir erkeğe ait:

“Rüyamda çok güzel bir kadınla merdivenlerden yukarı tırmanıyorum. Onu yukarı çıkarıyorum çünkü güzelliğini ışıkta görmek istiyorum. Bu tanımadığım bir kadın. Tam ışığa çıkınca kadın şeytana dönüşüyor.”

Bu rüyada ise obsesyonel erkeğin kendi arzusunun kendisine nasıl da korkutucu geldiğine ilişkin öğeler var. O, kadından hem korkuyor hem de onu görmek istiyor. Bu obsesyonel bir yapma bozmanın iki tarafı olarak görülebilir. Hem istiyor hem istemiyor, hem görmek istiyor hem gözünü kapamak. Üstelik bu kadın yabancı bir kadın, ama çekici olan onun yabancı olması aynı zamanda, kendi yanındaki kadına –yani aşkının kadınına- hissedemediği şeyi bu öteki kadına karşı hissedebiliyor. Arzusuna en yaklaştığı an onun için arzusundan en şiddetli biçimde kaçtığı anı teşkil ediyor aynı zamanda. Gerçeklikte arzusuna ulaşamadığı gibi rüyasında da bu arzunun gerçekleşmesi mümkün olmuyor, kısacası rüyası onu arzusunun Gerçek’ine, rüyanın altından, ötesinden ortaya çıkan arzusunun Gerçek’ine yaklaştırmıyor ve uyumaya devam ediyor. Rüya kabusumsu niteliğini kadınla ilişkinin imkansızlığıyla –çünkü şeytanla ilişki olmaz- kaybediyor, yani rüya onu Gerçek’ten esirgeyerek uykusunu sürdürmesine yardım edebiliyor.                 

[1] Lacan, J. (1978). Conférence a l’Unesco. Colloque pour le 23 centenaire d’Aristote, Publication par Unesco Sycomore, 1978, pp. 23-24.