Yeni başlayanlar için 10 maddede psikanalize ikna olma kılavuzu 
Özgür Öğütcen 

1. Hayatta buna inanmam!

Adamın biri bir gün işe gider ve kendini canı sıkkın ve sinirli hisseder. Bunun niye böyle olduğunu anlayamaz. Etraftakilere, hem de durduk yere kızar, onları haşlar. Oysa bir önceki gün bu durumu açıklayacak bir şey olmamıştır, evde de bir sorun, kavga, tartışma yoktur. Ve bu durum üzerine düşünmeye başlar,  niye böyle hissettiğini anlamaya çalışır.  Analizinin sonunda bir şey fark eder: bugün hoşlanmadığı birisiyle randevusu vardır ve bu randevuya gitmeye hiç istekli değildir. Bunu anlayınca kızgınlığı geçer. Size anlattığım bu hikaye, bana ait değil,  çok eski bir hikaye. Bu hikaye Freud ile birlikte Histeri Üzerine Çalışmalar‘ı yazan Joseph Breuer’e ait. Yani 100 yıldan daha fazla olmuş bu yazılalı. 


     Hayatta benim bilmediğim bir gücün davranışlarımı yönettiğine inanmam diyenler için bu örneği aktardım. Tek bir maddeyle ikna olacak değilsiniz tabii ki, bu yüzden 9 tane daha sıralayacağım.  

2. Rüyaların anlamı yok ki!

Bir gün 30’lu yaşların sonundaki bir kadın şöyle bir rüya görür: Rüyasında yeni satın aldığı IPad‘ini kaybeder. Rüya bu kadar kısadır.
     Bahsi geçen kadın bu rüyaya hiçbir anlam veremez. Ona pek bir şey ifade etmez bu rüya. Ancak tek bir müdahale, ona farklı bir pencere açar. IPad değil de “ay-ped” diye okursak rüyadaki kelimeyi, “manzara bir hayli değişir” der terapisti kadına. Bu kadın anne olma konusunda yaşının ona dayattığı biyolojik sınırlara yaklaşmış olmasını ve tam da bu sırada evliliğinde sorunlar yaşamasını çok daha derin bir şekilde fark eder. Ama bu bir başlangıç sadece, her şey değil tabii ki…

3- İstediklerim istediklerimden ibaret değildir!

Psikanaliz insanların istekleri konusunda naif olmayan bir bakış açısına sahiptir. Birisi bir şey istediğini söylediğinde aslında onu istemiyor, hatta tam tersini istiyor olabilir. İstekler oldukça dolambaçlı yollardan geçerek oluşurlar ve biz sadece dışarıdan bakınca bunun sonucunu doğrudan görürüz, ama onu oluşturan karmaşık yolları kolayca göremeyiz. Bu böyledir, çünkü çocuklar hayatlarının başından beri anne babalarının onlardan ne istediğini anlamaya, bunu yorumlamaya çalışırlar. Çünkü bunu anlarlarsa onlardan daha çok sevgi ya da tanınma alabilirler. Bu en azından potansiyel olarak doğrudur. Bu karmaşık isteme-istememe durumunu en yalın biçimde bir ebeveynin çocuğun başarısını isterken aslında çocuğun bilinçdışında onu geçmemek için çabalamasında görebiliriz. Örneğin babasından daha başarılı bir adam olmamak için okuldaki derslerini yapamıyordur, ama bunun niye böyle olduğunu kendisi de bilmez. Bilinçdışı bize her an kendisini gösteren bir şey değildir, bilinçdışı şifrelenmiştir, bu yüzden terapide epey bir zaman bu şifreleri çözmekle geçer. Örneğimizdeki çocuk okul başarısızlığı için terapistin karşısına geldiğinde aslında bilinçdışı olarak istediği şey bunun tam tersidir, yani o zaten başarısız olmayı istiyordur, bilinçdışı olarak mutludur o, ama ailesi ondan beklenti içindedir ve onu terapiye getirirler. Çocuğun ağzından okulda başarılı olmak istiyorum diye çıksa da, onun bilinçdışı başarılı olmak istemiyorum diyordur. Aslına bakılırsa isteklerimizin doğasının burada aktardığım kadar basit olması nadir bir durumdur, durum bundan da karmaşıktır çoğu zaman ve bu karmaşıklıkla sadece psikanaliz ilgilidir.  

4- O hep tekrar eder!

 Freud genç meslektaşlarına seanslar sırasında hastaların söylediklerini not alıp almama konusunda bir öneride bulunmuştu: “Ben seans sırasında not almıyorum!” Mesleğin başındaki kişiler haliyle hastanın ağzından çıkanların önemli olduğunu düşünerek, bir şey kaçırmamak için not almaya eğilimli olurlar. Oysa Freud biraz daha farklı düşünüyordu. Dünya üzerinde hiç kimse yok ki kendisine söylenen bütün cümleleri, kelimeleri olduğu gibi hatırlayabilsin. Ama öte yandan ise bizlere psikanalizde hastanın kelimelerinin, hatta bırakın kelimelerini söylediği harflerin bile önemli olduğu anlatılmıyor mu? Peki buradaki gizem ne?

     Freud bilinçdışının hep tekrar ettiğini görmüştü. Yani önemli bir konu bir kez söylendiğinde onu not alamasak bile mutlaka ikinci, üçüncü kez buna geri gelinecekti, Freud’un bilinçdışının bu özelliğine, yani tekrarlamaya inancı tamdı. Bu nedenle not almak için fırsat ileride mutlaka oluşacak diye düşünüyordu. Nitekim haklıydı da! Semptomlar her zaman, aynı hastanın ağzından çıkanlar gibi, kendilerini tekrar ederler, bir kez görünüp ortadan kaybolmazlar. Bir kişi psikanalize gelmese bile kendisine rahatsızlık veren hislerin, bedensel belirtilerin, unutmalarının, dil sürçmelerinin tekrar tekrar ortaya çıktığına kendisini şahit gösterebilir. Ya da bir belirti kaybolsa bile, farklı bir görünüm altında yine aynı bilinçdışı anlamı üstlenmiş olan başka bir belirti ortaya çıkabilir. Uzun lafın kısası hayatımızdaki tekrarların varlığı psikanalizin yüz yıldan fazla zaman önce işaret ettiği bir olgudur.

5- Söylediklerim söylediklerimden ibaret değildir!

Aynı istediklerimizin istediklerimizden ibaret olmadığı gibi söylediklerimizde söylediklerimizden ibaret değildir. Buna gündelik hayattan bir örnek verebiliriz. Herkes hayatında en az bir kez bir çağrı merkezini aramıştır. Öncelikle, eğer iki adınız varsa, size hangi adınızla hitap edeyim diye sorulur. Karşınızdakinin ona yapması söylenen aşamaları geçmeden hareket etmediğini kısa sürede anlarsınız. Siz bu aşamaları geçip bir an önce sizin için önemli olan konuya girmeyi beklerken bütün bunlarla vakit kaybedilmesine anlam vermekte zorlanırsınız. Sanki karşınızda bir duvar var gibidir, bir milim bile kıpırdamaz. Ve en vurucu hamle en sonda gelir “Sizin için başka ne yapabilirim?” Aslında bu bir soru gibi görünse de, bir sorudan çok boş bir nezaket jestidir. Hatta öyle ki, amaçladığınız sonuca hiç ulaşamamış olsanız bile karşınızdaki sizin için başka ne yapabileceğini sormaktadır, oysa pek bir şey yapmamıştır. O halde bu sondaki “sizin için ne yapabilirim” aslında onun söylemek istediği şey değildir, burada kişisel olarak karşınızdaki çağrı merkezi çalışanının niyetinden bahsetmiyorum. O sadece bir aracıdır sonuçta, ona öyle yapması söylenmiştir. O, daha büyük bir şeyin kelimeleriyle konuşmaktadır. Buradaki “aracılık” konumu önemli, çünkü bu konum siz ve Öteki arasındaki bir konumdur. Öteki, kör bir otomatizle tekrarlanan ve kuralları bildiren bir yapıyı ifade eder. Ağızdan çıkan kelimeler “sizin için ne yapabilirim” olsa da, aslında söylenenler bundan farklıdır. Aslında söylenenler her zaman tek bir anlama işaret etmez, ama bunu yaklaşık olarak bilebiliriz. Bahsettiğim örnekte, bu niyet edilen anlamı okumamız gerekir, o da muhtemelen “tamam artık telefonu kapatıyorum ama bunu bir nezaket örtüsü altında yapmam gerekiyor”dur.

     Gündelik konuşmalarda da bu iki düzey hep vardır: yani, ağızdan çıkanların düz bir okuması ve bunların aslında ifade ettiği şeyler. İkincisi her zaman, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, kolayca anlaşılmaz, burada bunu anlamak için az ya da çok bir yorumlama faaliyetine girişmek gerekir. Dünyadaki hemen hiç kimse başka bir kişinin söylediklerinin sadece söylediklerinden ibaret olduğunua inanmasa da, ne ilginçtir ki psikanaliz dışında bu ikiliğe pek dikkat edilmez. Ve sanki bir kişi ne söylüyorsa onu söylüyormuş gibi muamele edilir. Bir zamanlar buna “dolu konuşma” ve “boş konuşma” denmişti veya buna bilinçli-benlik söylemi ve bilinçdışı-söylem diyebiliriz. Sonuçta gündelik hayatta yaptıklarımız, seçimlerimiz, seçmediklerimiz, pişmanlıklarımız ve başarılarımız üzerine konuşurken hep bu iki düzeyin gölgesi kelimelerimizin üzerine düşer, bundan kaçınamayız.      

6- Gitmediğim doktor, çektirmediğim MR kalmadı! 

“Sürekli kolum uyuşuyor” diye gelmişti bir kadın. Hatta bunun için acil servise bile gittiği olmuştu, üstelik bir kez değil! Kocasına bundan şikayet ettiğinde adam ne yapacağını artık bilemiyor, biraz da bıkmış bir halde yeni nöroloji ya da fizik tedavi doktorları araştırıyordu. Bir çok kez tomografi ya da MR çekilmişti, sayısız kere kan tahlili yapılmıştı, bir çok farklı doktorun görüşüne başvurulmuştu. Ama sonuçta herhangi bir tıbbi hastalığın varlığına kanaat getirilememişti.

     Ve bir gün bir dahiliye doktoru bütün bunların “psikolojik” olabileceğini söylemişti. Hastamız eşiyle birlikte bir psikiyatriste başvurmuş, psikiyatrist te ona ilaç yazmıştı. Bu ilaçları önerilen süre boyunca kullandı ama kolundaki uyuşmada bir değişiklik olmadı, hatta bunun üzerine bir de arada bir olan bir baş ağrısı eklendi. Psikiyatrist te ironik biçimde hastanın bütün bu yaşadıklarının “psikolojik” olduğunu söyleyerek onu bir terapiste –analitik olmayan birine- yönlendirdi. Hastamız bu terapiste gidip gelmeye başladı, terapist ona yaklaşık 20 seansta sonuç alınacağını, uyuşmanın ve baş ağrısının geçeceğini söyledi. Gelin görün ki sonuç böyle olmadı! Hasta bütün bunlardan sonra, bir miktar da çaresiz hissederek, ne yapacağını bilemez halde kalakaldı.

     Bu arayışların sonunda psikanalitik yöntemle çalışan bir terapiste başvurdu. Terapist ona bedeninde yaşadığı deneyimlerin anlamını bilmenin baştan mümkün olduğunu söylemedi ya da bunların geçmesi için şu kadar süre gerekir de demedi. Ama bunun yerine, eğer bu belirtileri daha büyük bir resmin, yani çocukluğunun, anılarının, şu andaki yaşamının, hayatındaki sorunların yer aldığı resmin içine yerleştirebilirse bir terapiye başlanabileceğini söyledi. Bu hasta için anlamını tam kavrayamadığı ama ona yeni ve farklı gelen bir tutumdu ve bir tür sürpriz gibiydi, çünkü karşısında onu dinlemek isteyen birisiyle karşılaşmıştı. Ve eğer kendisini bu tedavi sürecinin bir parçası haline getirmezse bedenindeki belirtilerin geçmeyebileceğini bir anlığına da olsa gördü…    
 

7- Dünyada bir sürü kişi psikanalize inanıyor!

Ara sıra psikanalizin etkili olmadığı, demode olduğu, pahalı olduğu ve uzun sürdüğü ileri sürülse de, psikanaliz bütün dünyada insanların kendi dertleri için tercih ettiği başlıca yöntemlerden biri olmayı sürdürüyor. Hem de yüzyılı aşkın bir süredir. Anneler babalar çocuklarının ruhsal sorunları için psikanalizi tercih edebiliyor; psikiyatristlerin bazıları aynı zamanda psikanalisttirler ve pek çok meslekten pek çok insan kendi sorunlarının çözümünü psikanalizde görüyor. Dünya üzerinde sayısız psikanaliz derneği, topluluğu, çalışma grubu, okuma grubu vb. var. Psikanaliz yaşayan bir pratik olarak bütün canlılığıyla yoluna devam ediyor, örneğin herhangi bir uluslararası kitap satış sitesinin arama bölümüne psikanaliz yazıp aratırsanız, bu yıl içinde ne kadar çok kitabın yayınlandığını görebilirsiniz. Dünyadaki pek çok üniversitede derslerde psikanalizle ilgili konular, önemli psikanalistlerin kuramları ve uygulamaları anlatılmaya devam ediyor. Kısacası psikanaliz bir köşeye itilmiş, sadece tarihsel bir anlamı olan bir teori değil. Ve daha da önemlisi bütün dünyada psikanalize ya da psikanalitik terapiye giden binlerce insan var. Onlar kendi deneyimleri olumlu olduğu için –ki öyle olmasa insanlar bunu başkalarına kolay kolay önermezler- tanıdıklarını, aile çevrelerinden kişileri, iş arkadaşlarını vb. psikanalize gitmeye ve psikanalizle ilgilenmeye yüreklendiriyorlar. Bazı kişilerin psikanalizle olan deneyimi kitap okumakla sınırlıyken –ki bu kötü bir şey değil kesinlikle- bazı kişiler hem kitap okuyup hem de bu deneyimi kişisel olarak yaşamayı tercih edebiliyorlar.    

8- Psikanaliz iyi bir dinleme yöntemidir, psikanalist ise iyi bir dinleyici!

Tarih boyunca hep iyi konuşmacılar takdir gördü. Hatta güzel konuşmak bir tür sanat olarak görüldü. Bunun istisnaları vardır tabii ki. Ama insanları güzel konuşarak etkilemek her zaman ilgi çekici oldu. Bu durumun yarattığı bir sonuç, güzel konuşan kişi dışındakilerin konuşması için gereken alanın daha az önemsenmesi oldu. Çünkü konuşmak karşınızdaki sizi dinliyorsa mümkündür, sizi hiç dinlemeyen ya da yeterince dinlemeyen biriyle konuşmak kolay olmayabilir.

     Psikanalist sizi dinleyen birisidir. Bu çok basit görünebilir, bunda özel ne varki diye düşünebilirsiniz. Psikanaliz tabii ki herhangi bir dinleme yöntemi değildir veya bir arkadaşın, aileden birinin vb. dinlemesi gibi de değildir. Bir psikanaliste konuştuğumuzda, sadece bu bile bize buradaki dinlemenin farklı olduğu hissini verir –ya da verebilir. Hatta öyle ki sadece bu dinleyen birine konuşma hali sonucunda kişi kendisini rahatlamış hissedebilir, tabii ki bu derin bir dönüşüm değildir ama burada onu dinleyen kulağın farklı olduğunu hissettirir. Konuşmak dinlemeye tabidir, bu yüzden psikanalizdeki dinleme konuşan kişiye bir alan açar, kendi dertlerini, acılarını, anlamsızlık hissini ya da umutsuzluğunu anlatabilmesi için ona bir araç sunar. Psikanaliz bu yüzden bir dinleme pratiğidir de –sadece buna indirgenemez tabii. Dolayısıyla karşısındakine belirli bir reçete, yaşam biçimi, kurallar manzumesi, doğru davranışın ne olduğu veya hayatla ilgili tavsiyeler sunmaz ya da kısacası ne yapması gerektiğini söylemez. Ama neyi niye yapamadığını anlayabilmesi için onu dinlemeyi vaat edebilir.

9- Psikanaliz “normalleştirmez” tekilleştirir!

Psikanaliz insanları tek tek ele alır. Bütün insanlarda geçerli olan tekniklerden ve anlamlardan yola çıkmaz. Çünkü herkesin bilinçdışı tekildir ve ona özgüdür. Ve psikanalizle bulacağı çözüm de tekildir ve ona özgüdür. Örneğin aynı belirti bir kişide taşıdığı anlamı başka bir kişi de muhtemelen taşımaz. Bir çocuğun bir fobi oluşturarak kaygısından kurtulması tamamıyla onun bilinçdışının bir eseridir, tabii ki analistin varlığında olur bu.

     Bu yüzden psikanalistler için “uygulama rehberleri”, “tanı kılavuzları”, “adım adım tedavi yönergeleri” pek yoktur, istisnalar olabilir. Uygulama ile ilgili deneyimler kitapların içinde vaka öyküleri ya da anekdotları olarak yer alır, ama daha önemlisi ise uygulama her bir analizan için o kişiyi daha deneyimli bir analistle konuşarak, ona danışarak elde edilir. Ki bu da çok ileri düzeyde o analizana özgü bir süreçtir.

     Dolayısıyla psikanaliz insanları “normal” yapmaya çalışmaz. Çünkü “normal”in ne olduğuna ilişkin kesin bir ölçüt yoktur ve bu her kişi için belirli oranlarda farklıdır. Bir “normal” anlayışı tabii ki her insan için vardır ama bu tedaviye rehberlik edemez. Psikanaliz bireylerin belirsiz bir normalliğe dahil olmalarını değil, her birinin kendi bilinçdışına uyan çözümü bulmalarını sağlar.

10- Bu maddeyi okuyan herkesin kendi ikna edici fikrini yazması için boş bırakıyorum.

* Bu yazı ilk kez L’innomable blogunda yayınlanmıştır. İzin almadan ve yazarının adı belirtilmeden kullanılmaması rica olunur.