“Özgür irade” nedir?[1]

Özgür Öğütcen

 “Özgür irade” diye bir şey var mıdır, yok mudur? gibi bir soruyu sormadan önce sormamız gereken bazı başka sorular var. “Özgür irade” sorusu psikanalize ait bir soru değil, en başta felsefeye ait bir soru. Ama psikanalizle birlikte bu soruya bazı yanıtlar verebiliriz kuşkusuz. Psikanaliz “özgür irade”den değil ama en başta bilinçdışından, tekrarlamadan, aktarımdan ve dürtüden bahseder.

O halde kendimize ait soruları sorabiliriz: “Özgür irade”sinin olduğu ya da olmadığı farz edilen nedir? Bir birey midir? Biyolojik bir varlık mıdır? Beyni olan bir biyolojik birey midir? Platon’un idealar dünyasından fırlamış, bütün soyutluğu içinde ideal bir varlık mıdır? Ya da benlik veya ego mudur?

İşte bu konuşmada bu soruya yanıt vereceğim öncelikle: Kimin özgür iradesinden bahsediyoruz. “Özgür irade” genelde, en basit tanımıyla, şöyle anlaşılır: eylemlerimin üzerinde benim özgürlüğümü tam anlamıyla kısıtlayıp bunları belirleyen bir şey yok; “kendi irademle bunu yaptım” ifadesi bu tanımı yeteri kadar açıklıyor. Örneğin siz bugün buraya gelmeyi kendi iradenizle seçtiğinizi, kendi tercihinizle burada oturduğunuzu düşünüyorsunuz.

“Ben bir bireyim, adım şu, şunu şunu bundan dolayı yapıyorum” diyebilirsiniz. Burada bir sorun, araştırılması gereken bir mesele hissetmezsiniz. Buna, yani sizin burada olmanıza, felsefe -belli bir özgür iradenin varlığı açısından ya da bunun özgür iradeyle ilgili olmaması açısından-, arkada başka bir belirlenim olduğu öncülünden hareketle bir yanıt verebilir. Veya bilim, seçimlerinizin beyninizdeki nöronların etkileşimiyle belirlendiğini, özgür iradenin bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını söyleyebilir. Kendi açılarından haklılar, ama biz başka bir yerde duruyoruz? Peki nerede?

Fark ettiğiniz üzere felsefe ve bilim örneklerini boşuna vermedim. Birisi fikirler, idealar dünyasında aşırıya gidip biyolojik varlığı sollar, ki bu felsefedir. Diğeri de, yani bilim, her şeyin biyolojik olduğunu düşünerek aslında belirlenim sorununu büsbütün ortadan kaldırır. Psikanaliz ne felsefedir ne de bu tür bir bilimdir.

Psikanaliz “özgür irade” var mıdır, yok mudur diye sormaz. Psikanaliz olsa olsa bu “özgür irade” sorununun kaynağıyla ilgilenir.

O zaman ilk tespitimi yapayım: Psikanaliz bütün eylemlerini kendi iradesiyle yaptığını söyleyen bir bireyin durumunu bilgi sorusuyla ilişkilendirir. Onu hemencecik başından atmaz. “Ben benim, her şeyi kendim istediğim için yapıyorum” diyen kişiyi kendi başlangıcına yerleştirir. Ki bu bilimin de ön koşuludur. Bu ifadenin nereden kaynaklandığını aslında hepiniz biliyorsunuz. Bu ifade hiç kuşku yok ki insanlık tarihinde bir dönemeci ifade eden Descartes’tan kaynaklanır. Descartes’ın ünlü sözünü hepiniz biliyorsunuz: “Düşünüyorum öyleyse varım.” Gelin bu ifadeye yakından bakalım.

Bu cümleyi öncelikle ikiye ayırabiliriz: “düşünüyorum” bir tarafta ve “varım” diğer tarafta ve ikisini birbirine nedensellik zinciriyle bağlayan “öyleyse” bu ikisinin arasında. Descartes’a göre varolmam için düşünmem yeterli. Ne düşündüğümün bir önemi yok: bu bir sanrı da olabilir, gündüz düşü de olabilir, şaka da. Sadece düşünmem varlığımı garanti altına alır. Bu çok önemli bir hamle: çünkü buradan modern bilimin öznesi doğmuştur. İnsanın varlığı artık aşkın, ötede bir garantöre ihtiyaç duymaz; kendi kendisinin içine geri çekilmiştir. Bilim buradan doğdu dedim, modern bilim. Çünkü insan artık düşündüğü şeylerle, kendi ufkuna girenlerle ilgilenebilir hale gelir. Varlık neden vardır? Tanrı var mı? Dünyada bir anlam var mı? gibi sorular felsefeye bırakılır; bilim hücrelerle, optikle, fizikle ilgilenmeye başlar. İşte bu düşünüyorum öznesinin adı, Descartes’ta, “cogito”dur. Ve neden olmasın, düşündüğüne göre “özgür iradesi” ile düşünüyordur. Bilim ise bu “özgür irade” sorusunu indirger; örneğin beyinde davranışlarımızı yönlendiren, idare eden ve belirleyen merkezleri –örneğin frontal lob gibi- araştırabilir hale gelir.

Buraya kadar her şey yolunda, diyeceğimiz bir şey yok. Sorun bu düşünen varlığın, cogitonun, ne olduğunu sorunca ortaya çıkar. Düşünmenin varlığın garantörü olması nasıl mümkün olur? Üstelik Tanrı da ortadan kalktığına göre, bu temellendirmeyi kendi kendini doğrulayan kehanet olmaktan ne kurtarabilir? Bu soruya, Descartesçı felsefe, düşünmenin hitap ettiği alanın zaten hakikat olduğunu, onun yanıltmadığını söyleyerek yanıt verir. Hakikat sorusu da, bu hamleyle birlikte, yani el çabukluğu marifet ortadan kaldırılır. Bilim ise yine indirgemeci bir tutumla doğa olgularının yanıltmadığını, hesaplanabilir, istatistiği çıkarılabilir, doğrulanabilir ve yanlışlanabilir olanın bu soruya yeterli bir cevap olduğunu söyler. Ama işler bu kadar basit mi?

Gelin birlikte, düşünüyor olmamızın bize varlığımızı sağlayıp sağlamadığını sorgulayalım. Bunun için işe “gerçeklik”in ne olduğuyla başlayalım. Örneğin bir kişi size, ki bu kişi terapiste gelen bir hasta olsun, “annemi çok seviyorum” dediğinde, genelde bunun böyle olmadığını görürsünüz. Muhtemelen tam tersini söylüyordur. Bu durumda ağızdan çıkanları gerçeklikmiş gibi ele almamamız gerektiğini görürüz. En az iki düzey vardır: ağızdan çıkanlar ve bunların ifade ettiği şeyler. Dolayısıyla karşınızda konuşan kişi bu iki düzey arasında bölünmüş durumdadır. Ya da bir rüyayı düşünün; diyelim ki bir kişi size geldi ve rüyasında kendisini bir köpeğin kovaladığını ve köpek tam onu ısıracakken uyandığını anlattı. O bunu anlatır ama anlamını bilmez ki! Onun bunu düşünmesi varlığını garanti altına alır mı sizce? Rüyasını anlattığında aslında kendi düşüncesinden kaçıp giden bir şeyi de anlatmış olur. “Bunun anlamını bilmiyorum” dediğinde, tam da orada bir boşluk, bir yarık açılır, bir engel ortaya çıkar. Gelin hadi “özgür irade”yi yerleştirin bakalım: onu ağızdan çıkanların düzeyine mi, “bilimiyorum” dedikten sonra açılan boşluğa mı ya da bunların dışında bir yere mi yerleştireceksiniz? Kocaman bir soru işareti!

İşte psikanaliz bu boşlukla, bu gedikle, bu bilmiyorumun ötesiyle ilgilenir. Ama paradoksal biçimde psikanalize yolu açan Descartesçı cogitodur. Psikanalizin öznesiyle Descartesçı cogito bir anlamda aynı şeydir, burada vurgu bir anlamda üzerinde. Nasıl aynı şeydir? Psikanaliz de düşünüyorum diyen özneyle çalışır o yüzden.

Sevgili arkadaşlar çoğunuzun psikolog olduğunu, bir kısmınızın şu anda bile hasta gördüğünü, bir kısmınızın da ileride göreceğini varsayıyorum. O yüzden size şu soruyu sorabilirim: “Bir kişi niye psikanalize gider?” Cevabı basit; acı çektiği için. Şu ya da bu nedenle acı çekiyordur. Acılarını düşünür, onlara anlam vermeye, onların nedenini bulmaya çalışır. Ama düşünmesi onun acılarını dindirmez; acı kitabi bilgilerle anlaşılmaz. İşte bu halde, “acı çekiyorum” diyerek karşınıza gelir. Sizde ona “aklınıza gelen her şeyi, sansürlemeden söyleyin” dersiniz. Bunun adı serbest çağrışımdır ve bu psikanalizdeki en temel kuraldır. Yani onu düşünmeye, cogito olmaya sevk edersiniz. Bu saf bir düşünme değildir tabii ki, bu affektlerin içinde yer aldığı bir düşünmedir. Hasta konuştukça serbest çağrışım yapamadığı anlar ortaya çıkar; “aklıma bir şey gelmiyor” der; “niye bunları konuşuyoruz, bu çok can sıkıcı” der; “bütün bunlar çok saçma, hiçbir şey anlamıyorum” der. İşte bu bilmiyorum, anlamıyorum, sıkıcı buluyorumların ortaya çıktığı an onun özgür iradesinin de kesintiye uğradığı andır. Burada bir boşluk açılır. Bu noktadan sonra önünde temel olarak iki yol vardır: ya cahil kalmayı kabul edip daha ileri gitmez ve terapiyi bırakır ya da ileri doğru yürümeye devam eder. Nereye doğru yürüdüğünü, nereye gittiğini bilmez. Artık “düşünüyorum öyleyse varım” diyemez, çünkü düşünme eylemi ona varlığını sağlamaz. Bundan sonra ne olur? Eğer cehalet tutkusuna yenik düşüp terapiyi bırakmazsa, şöyle diyen biri olmuştur: “Bilmiyorum ama bilmek istiyorum. Bunlar başıma geliyor demek yetmiyor, bunların içinde benim payım ne görmek istiyorum. Artık yeter, bunlardan kurtulmak istiyorum.” O halde bir “özgür irade”den değil ama bir “öznel sorumluluk”tan bahsedebiliriz. Özne kesinlikle sorumludur. O, “ben bunların ne anlama geldiğini bilmiyorum” dedikçe, o anda kendinde olmayan bir şeye işaret eder; kuşkusuz bu da bir bilgidir, ama kitabi bir bilgi değildir, bilinçdışı bilgidir. Hepiniz bilirsiniz ki bizde olanı değil bizde olmayanı arzularız. İşte analizan da cogito olmaktan geçerek, düşünmenin sınırlarında ortaya çıkan “olmak-istemek” durumuna ulaşır. Onun bilgisi, arzusu, iradesi eksiktir, onda bunlar yoktur; ama şimdi o arzulayan varlık –desidero– olarak bunu talep eder. Bu artık o tekil bireye ait bir istemedir; annesinin, babasının, toplumun ondan istediklerine ulaşmaya çalışmakla aynı şey değildir bu. Kısacası, o kendi hakikatine ulaşmak ister. Bilimin içinde hiçbir zaman bulamayacağı hakikatini bulmaya çalışır. Gelgelelim bu hakikat de bir seraptan başka bir şey değildir, ama onu ileri doğru çeker. Arzulayan-varlık olmaya doğru çeker.

Gördüğünüz gibi “özgür irade” sorununu çoktan geride bıraktık. Bizim sorumuz aşkla, aktarımla, bilinçdışıyla ve dürtüyle ilgili. Ve yine gördüğünüz gibi, basitçe “özgür irade var mıdır, yok mudur?” diye de sormuyoruz. Bütün bu düşünce alanının koordinatlarını yeniden tanımlıyoruz. Çünkü “evet vardır” dersek, bunun nereden geldiğini tanımlamak zorunda kalırız; “hayır yoktur” dersek “bizler robot muyuz?” diye sorabiliriz. Ve bu cevapların her ikisi de dönüştürücü değildir; ama “özne bilinçdışının sorumluluğunu almak zorundadır” dersek, onu dönüşme yoluna doğru sevk etmiş oluruz. Eğer insan bir robot olsaydı, sadece düşüncelerden ibaret olsaydı niye acı çeksin? Ve onun düşünce hatalarını düzeltmek onu tedavi etseydi akıl yoluyla bütün acılarımız ortadan kaldırılabilirdi. Bunun böyle olmadığını biliyorsunuz.

Öyleyse özne bir yerde daha bölünmüştür: o hem biyolojik bir yaşayan varlıktır hem de toplumsal bir konuşan varlıktır. İşte sorun bu iki düzey arasında ortaya çıkar. Eğer insan sadece genetik programı tarafından belirlenmiş olan ihtiyaçlarını –örneğin açlık, susuzluk gibi- gidermekle ilgilenen bir varlık olsaydı niye anoreksi ya da bulimia gibi olgular olsun ki? Acıkınca yemek yerdik ve sorun çözülürdü. Ama böyle olmadığını hepimiz gündelik deneyimimizden bile biliyoruz. İnsan sadece yemek yemez, yemek onun cinselliğini, hasetini, yardımseverliğini v.s. ifade etme yoludur. İşte insanın iradesiz biyolojik bir robot olmasının ötesine geçen bu alan kuşkusuz onun konuşan-varlık olmasıyla ilgilidir. Konuşmak demek, dil demek insanın tek bir birey olarak bir atom halinde varolmadığını, kendi dışında, onu belirleyen bir alana da –ki biz buna Öteki diyoruz- ait olduğunu gösterir. O halde “özgür irade” sorusunu bizi aşan bu dil boyutu açısından tekrar sorabiliriz: “Özgür irademiz neyden özgürleşmeyi içerir?”“İçsel genetik-biyolojik kısıtlamalardan mı, dışsal dilsel-toplumsal kısıtlamalardan mı?”

Bu soruya psikanaliz devasa bir “özne kuramı”yla yanıt verir.Özne, kendisine benzeyenlerle ilişkisinden de, bir yargı makamı olarak gördüğü yasayla ilişkisinden de kurtulunca, kendi eksiğini bu ikisinin arasında bir yerlerde arayacak ve onu hiçbir zaman bulamayacağını, telafi edemeyeceğini kabul edecektir. O zaman ne kalır geriye? Bu andan sonra o hep ileri doğru gider!

 

[1] Bu yazı 2 Nisan 2016 tarihinde Koç Üniversitesi’nde düzenlenen “Psikoloji Günleri”nde yapılan konuşmanın metnidir.