Ailem, beni dünyaya getiren ailem!*

Özgür Öğütcen

 

“Natural” değil ama “Normative”

Basit ama bir o kadar da temel bir soru sorarak yazıma başlamak istiyorum: “Aile nedir?”

Aile nedir? Aile anne, baba ve çocukların oluşturduğu, toplumsal sözleşmeye tabi olan en küçük toplumsal atom mudur? Veyahut sınıflı toplumun birey üzerindeki bir takım gerekliliklerinin üretildiği ve yeniden üretildiği, son tahlilde altyapı tarafından belirlenen bir sınıflı toplum aparatı, “devletin ideolojik aygıtları”ndan biri midir? Ya da birbirlerine belli bir biyolojik bağ ile bağlı olan, bu biyolojik bağın –DNA’nın- geçişi ile birlikte türün devamlılığını sağlayan, yani kısacası biyolojiye tabi, onun güdümünde, onun tarafından idare edilen bir yapı mıdır?

Hayır, hayır! Bunların hiçbiri bir aileyi kurmaya, onu tanımlamaya ve yeniden üretmeye yetmez. Aile çoktan tartışmalı hale gelmiş, içindeki kişilere –özellikle babalara- bahşedilen konumların aşındığı bir kurumdur, Lacan bunu daha 1938’de, Les complexes familiaux dans la formation de l’individu’de[1] söylüyor. Lacan aynı yazıda meydana gelen değişikliklerin ataerkil ailenin çöküşüne de neden olacağını belirtiyor. Yani 1968’den çok önce ataerkil aile yapısıyla ilgili bir takım değişiklikler zaten olmuş durumda, sonra tekrar eski düşmanlarla yeni mücadeleler yürütülmeye başlanıyor. Oidipus kompleksi ise bu çöküş karşısında medeniyetin, geleneksel diyebileceğimiz cinsiyet rollerini üretmesi için ortaya çıkmış bir fantazm olarak görülebilir, yani sen erkeksin sen de kadınsın diye bir takım normlar inşa ediliyor, ama bunlar norm, nature değil. Freud bazen norm ile doğayı (nature) birbirine karıştırıyor ve sonuç penisin fallusla karıştırılmasına varıyor, her neyse…

Freud, meslek yaşamının neredeyse sonuna gelmeden önce, Sonlandırılabilir ve Sonlandırılamaz Analiz’de[2], üç imkansız iş tanımlamıştı: birincisi çocuk büyütmek, ikincisi halkları yönetmek, üçüncüsü ise psikanaliz. Freud, bu metnin çeşitli yerlerinde, “normal benlik” denilen şeyin bir kurgu olduğunu, analizin normalleştirici bir işlevi hedeflemediğini söyler, bununla da kalmaz çocuk büyütme işini imkansız meşgaleler arasında sayar. Demek ki aile ile ilgili bir sorun var. Bu aile denen şeyde bir şeyler var, ta o zamandan beri. Bunu bir kenara not edelim. Ama aynı Freud, başka bazı yerlerde de yaptığı gibi, “normatif” olanla “doğal” olan arasındaki sınırı bulanıklaştırarak bunları birbirinin yerine kullanır. Yukarıda da söylediğim üzere, örneğin [biyolojik] penis ve [simgesel] fallus arasındaki ayrımı tam bir özenle sürdürmek yerine biyolojik olanı simgesel olanın yerine geçiriverir. Ama bizim yürüttüğümüz bu aile tartışması açısından normatif-doğal ayrımının altını kalın kalın çizmek gerekiyor. Eğer böyle yapmazsak herhangi bir psikanalitik anlayışı sürdürmek zor olabilir; hem burada hem başka yerlerde çeşitli vesilelerle tekraren belirttiğim gibi, bu ayrımı sürdürmezsek, tartışmayı biyolojizme ya da kültüralizme teslim etme olasılığı baş gösterir.

Baba ile ilgili tanımlara şöyle bir göz atmadan önce, aile kurumundaki –evet, aile bir kurumdur- sorunun ne olduğuna bir bakmak iyi olabilir. O zaman “yeni” bir şey var mı yok mu daha iyi değerlendirebiliriz. Öncelikle ailedeki yapısal koordinatlarla değişen ebeveynlik tutumlarını birbirinden ayırmamız gerekiyor, ikisi aynı şey değil. Hiç kuşku yok ki geçen yüzyılın başındaki babalık, annelik tutumlarıyla bugünkiler arasında bazı farklar var: örneğin anne babalar bugün daha az otoriter olmak istiyorlar –en azından sözce düzeyinde- ya da anneler tek başlarına, yanlarında bir adam olmadan çocuk yetiştirmeye daha meyyaller vb. Bunda kadınların iş ve para sahibi olmaları, kendi hayatlarını sürdürebilecek finansal koşulları yaratabilmeleri kuşkusuz bir pay sahibi. Bazı eşcinsel çiftler de çocuk evlat edinmek ve bunları kendi bildikleri usullerce yetiştirmek istiyorlar. Buna yapay döllenme ile sperm bankasından tanımadığı bir erkeğin spermini alıp çocuk sahibi olmak isteyen kadınları da ekleyin. Dahası da olacaktır…

Peki, bunlar olgular. Öte yanda ise aileyi biçimsel olarak sürdüren, yani anne-baba-çocuklardan müteşekkil aileler de varlığını sürdürüyor; ki bu ailelerin de anne-babalığı nasıl sürdürecekleri konusunda kimi zaman –çoğu zaman?- kafaları karışıyor. Çocuğa karşı otoriter mi olsunlar, sınırlı otoriter mi olsunlar, nasıl sınır koyacaklar, hiç mi sınır koymasalar, yemeği kendi mi yese, babası mı yedirse, ağlayınca yanına gitseler mi, bıraksalar ağlayıp ağlayıp sussa mı, vb., bir çok soru peyda oluyor. Mümkünse bir “ana-babalık formülü” bulmak isteyen insanlar var, az mı çok mu bilemiyorum, ama varlar. Kabul etmek gerekir ki burada bir değişim söz konusu, bundan bir yüz yıl, iki yüz yıl önce insanlar nasıl ebeveynlik yapacağım diye bu kadar kaygı duymuyorlardı, sadece yapıyorlardı, o kadar.

Ama gelin görünki babalık meselesinde, babanın göreceli gücü, onun baba otoritesini üstlenebilmesi ve sınır ve yasaklar koyabilmesi hususundaki tartışmalar, nereden baksanız Eski Yunan’a kadar geri götürülebilir. Sophokles’in Oidipus’u bile bir açıdan bakarsanız daha doğmamış çocuğuna nasıl babalık edeceğini bilemeyen bir adamın hikayesi değil mi? Çocuktan korkar üstelik ve ondan kurtulmak ister. Ezelden beri ebeveynlik tartışılacak, seçimler yapılacak bir mesele değildi belki ama kendi içinde, aile olmanın ne olduğunu da kapsayacak biçimde, bir takım sorunları barındırıyordu. O halde ebeveynlik tutumu ile yapısal olarak ailenin sorunları arasındaki ayrımları elimizde tutmaya devam etmemiz gerekiyor. Bu tezi güçlendirmek için ailenin simgesel olarak kuruluşunun aslında aileyi bir yasak ve bir zorunlu seçim etrafında belirlediğini söyleyebiliriz: yasak, malum ensest yasağı, zorunlu seçim ise toplumsal olarak dışarı bağlanmak zorunda bırakılmak, yani “egzogami.” Egzogami sadece ensest yasağının doğrudan bir sonucu değil, aynı zamanda aileyi toplumsal olanın boyunduruğuna da sokan ve bir tür simgesel değiş tokuşu dayatarak onun üzerini çizen bir yapısal operatör olarak da işliyor. Dolayısıyla aile denen kurumdaki sorun daha başından itibaren bu yapının içine zorunlu olarak kaydedilmiş durumda; bu, işin simgesel boyutu.

Lacan, babanın kastrasyon kompleksindeki yeri ve önemi üzerine çalışarak babasal işlevin annesel jouissance’ı yasaklamasına, yani ayırma işlevine odaklanır. Daha sonradan Oidipus kompleksine Freud’un rüyası dediğini hatırlayacak olursak, onun için Freud’un keşfettiği hakiki bir kompleks varsa bu da kastrasyon kompleksidir. Bu nokta çok önemli, çünkü psikanalizi Oidipus’un yarattığı kültüralizmden ayırt etmeyi sağlıyor. Kastrasyon anksiyetesi evrenseldir, Oidipus kompleksi ise kastrasyon ve eksiğin kültürel bir versiyonudur, yani nevrotiklerde söz konusu olan Oidipus sapkınlık ve psikoz alanına genellenemez, en azından burada bir tümü-olmayan statüsü söz konusu. Lacan, Totem ve Tabu’ya geri dönerek babanın işlevinin simgesel ayırma ve dışsal bağların (egzogami) sağlanması olduğunu belirtir. İkincisi ensest yasağıdır. Aile, ensest yasağının etrafında babanın çocuğu annenin arzusundan ayırmasıyla oluşur, ki böylece insanlar arası, aile-dışı bağlar kurulabilir. Yani bir aile ister bir hetero-çift tarafından kurulsun, ister tek ebeveynli olsun ya da isterse eşcinsel bir çift tarafından kurulsun ensest yasağının dışına çıkmıyorsa öze ilişkin bir şey değişmemiş demektir. İşte bu yazıdaki en temel iddialarımdan birisi bu. Teknolojinin ilerlemesi otomatik olarak toplumsal ilişkilenme biçimlerinin değiştiği anlamına gelmez, bir kişinin heteroseksüel olmaması da yine otomatik olarak onun fallik anlamlandırma düzeninin dışında olduğunu göstermez. Ne daha azı ne daha fazlası! Son söylediğim hususların öneminin altını ne kadar çizsem az olur!

Dolayısıyla bu tartışmalı yapı, yani “aile”, ne sosyolojiktir, ne sınıfsaldır ne de biyolojiktir. Onun ayakları üzerinde tuttuğu ve onu ayakları üzerinde tutan şey “ensest yasağı”dır. Aynı yazıda, Les complexes familiaux dans la formation de l’individu’de, Lacan, psikanalistlerin kendilerini biyolojiye, evrime ve kültüralizme kaptırmamaları gerektiğini söylüyor; bunlar kendilerini ailenin biyolojik olduğuyla, evrimden kaynaklandığıyla ya da çok geniş ve yanlış yöne saptırıcı bir kültüralizmle tanımlarlar. Ve bugün bile oralarda durmaya devam edenler az değil. Bütün bunlar psikanaliz için kabul edilemezdir. Kültüralizmin yanıltıcılığı şuradan geliyor: en geniş tanımıyla kültüralistler –ki bunun içine Foucaultculardan çeşitli geleneksel psikanalitik ekollere, tarihselcilerden sınıf indirgemeci Marksistlere, çeşitli post-modern liberal özcülerden bir takım queer kuramcılara pek çok akım dahil edilebilir- kültürdeki her değişimi yapıdaki değişim olarak anlıyor ve buna yanıt üretmeye, bu “yeni” duruma göre konumlanmaya çalışıyorlar. Kültür tabii ki değişir, her çağın kendine özgü kültürel formları vardır, ama alttaki yapı her zaman değişmez. Konuştuğumuz bağlamda bu alttaki, değişmeyen yapı “ensest yasağı”dır. Eğer bir gün bu değişirse, bu ortadan kalkarsa “yeni” bir durumdan, önüne yeni sıfatını getirebileceğimiz yeni ilişkilenmelerden bahsedebiliriz. Dolayısıyla “yeni aile” tanımını sorguluyorum, buna kolayca “Evet, bir takım teknolojik, bilimsel, kültürel değişimler oldu, bu yüzden de bir ‘yeni’ var” diye aceleyle bir şeylere taraftar olmamamız gerektiğini, eleştirel mesafemizi muhafaza etmemiz icap ettiğini iddia ediyorum.

Lacan babanın ve ataerkil ailenin çöküşünden [le déclin du père et le déclin de la famille patriarcale] 1930’ların sonlarında, babanın buharlaşmasından [l’évaporation du père] ise 1968’den sonra bahsetmeye başlar. Ama her iki durumda da babanın kendisi eksiktir, daha doğrusu baba bu eksiğin cisimleşmesidir, babanın “baba” olabilmesi için eksik olması gerekir. Eksiği olmayan babayı ve bunun sonuçlarını Schreber’in babasından beri biliyoruz. Öyleyse aile, ta Freud’dan bu yana, -bu sıfatı kendi amaçlarımız için kullanmamız yerindeyse şayet- bir yenilikle nitelidir, “çöküş halinde olma”. Hatta bu “çöküş halinde olma” aileyi niteleyen en temel unsurdur. Baba simgesel bir konumun altını çizdiğine göre, simgeselin kendisi de bu eksikten bağımsız değildir. Kültürel olarak aile biçiminin değişmesi, babaya ihtiyaç olmadan üreme teknolojisiyle çocuk yapma, tek ebeveynli ailelerin artması ya da eşcinsel çiftlerin çocuk yetiştirmesi eğer bu simgeseli tamamen dağıtıp, ensest yasağını berhava etmiyorsa burada yeni bir şeyden söz edilemez. Değişen zarftır, mazruf –yani zarfın içindeki- değil! Ensest yasağı aileyi toplumsal olana tabi kılar, eğer toplumsal bağın dışında bir aileden söz edebiliyorsak amenna! O zaman bu gerçekten “yeni aile” adını hak eder. Ama ben şu anda böyle bir şey görmüyorum. Yeni üreme teknolojisiyle bir babaya ihtiyaç olmadan, sadece spermle laboratuvarda embriyo üretip bundan çocuk imal etmek çocuğun simgesel statüsünü, onun Öteki’ne tabi oluşunu değiştirmez. O yine Öteki’ne hitap eder, yüzünü ona döner, adını oradan alır ve bu yerde bir konum almaya mecburdur, tabii ki psikotik değilse. Psikotikse bu adı kendi yaratmak, kendisine bir soykütüğü inşa etmek zorunda kalacaktır, bu daha uzun bir yol, ama burada bile zorunluluğu dayatan namevcudiyetiyle Simgeseldir. Gelgelelim bu ou pire’midir, en beteri midir, tartışılır. Dolayısıyla “Aa bakın aile yıkıldı, iki eşcinsel kadın çocuk yetiştiriyor, o zaman aile artık eskisi gibi değil” demek bir oksimorondan başka bir şey değil. Aile zaten baştan beri böyleydi, anne-baba-çocuktan oluşması ona musallat olan sorunları başından savmasına zaten yetmiyordu.

Öte yandan bir ailede biyolojik babanın olmaması, hiç kuşku yok ki Baba-nın-Adı’nın işlev görmemesi demek değildir. Baba-nın-Adı’nın simgesel ayırmayı ve ensest yasağını tesis etmesi kültüre ya da üreme tarzının değişmesine veya biyolojiye bir atıf değildir. Lacan, babayı simgesel yasanın kaynağındaki gösteren yaparak biyolojik indirgemeciliği tümüyle alaşağı eder. Bir kişinin DNA’sının erkek olması, kromozomlarının XY olması, o kişiyi baba yapmaya yetmez.

Peki bir adamı “baba” yapan nedir? Bir babanın bir kadından keyif alması onun (baba) adını haketmesi için yeterli değildir. Lacan, Anksiyete seminerinde “baba kendisi arzunun nedeni değildir, ama arzusunu gerçekleştirmekten yeterince uzak olan özne bunu kendi nedeniyle yeniden birleştirir” der. Erkeğin baba olabilmesi için öncelikle kadının bedeninde kendi jouissance’ına bir erişim bulabilmesi ve onu kendi arzusunun nedeni yapması gerekir, ama bu yetmez! Olmazsa olmaz bir önkoşul vardır: bu da kadının arzusunun da içerilmesidir. DNA analizi yapıp özneye bu senin baban demek sadece kağıt üzerinde babayı tanımlar, bilimin Öteki’si bu erkeği Baba-nın-Adı’nın yerine taşımaz, bu erkeğin bu şekilde baba konumuna atanması Baba-nın-Adı’nı zorunlu olarak işler hale getirmez. Kadının kendi sözü de babayı baba yapmaya yetmez, o bir şeyler için söz verebilir, o adamın o çocuğun babası olduğunu garanti edebilir, ama baba-olma-yolunda-olan-erkek tam da bu kadının bedeninden aldığı jouissance’ın yanına kadının arzusunun içerilmesini ekleyemiyorsa bu iş akamete uğrar. Erkeklerin kadınlardan aile kurma ve çocuk sahibi olma konularında kaçmaları, bu konularda ayak diremeleri olsa olsa çoğu erkeğin Öteki olarak kadının arzusunu kendi arzularına dahil etmekte yaşadıkları başarısızlığın git gide daha da gün yüzüne çıkmasıyla ilişkilendirilebilir.

Klinik

Peki, gelelim kliniğe. Klinikte gördüğümüz aile ne durumda? Öncelikle evlilikle ilgili gözlemlere bakalım: Çoğu kişi için evlilik bir arzu ve karşı-arzu olma durumunu sürdürüyor, karşı-arzu derken evlenmek istememe arzusunu söylüyorum, bu da demektir ki evlilik simgesel bir güce hala belli oranda sahip. Çocuk sahibi olma konusunda üç tür özne olduğunu söyleyebiliriz: çok fazla sorgulamadan çocuk sahibi olmak isteyen kişiler, kesinlikle çocuk sahibi olmak istemeyenler (ki bu karşı-arzu konumu birincinin tersine çevrilmiş halinden başka bir şey değil) ve üçüncüsü çocuk sahibi olup olmamanın herhangi bir soru teşkil etmediği kişiler. Bu grupların tarihsel olarak oranlarının değişip değişmediğini söyleyecek durumda değilim. Türkiye’de yapay döllenme ile çocuk isteyen kişiler ise çok ezici çoğunluğu doğal yollarla çocuk sahibi olamamış kişilerden oluşuyor, yani bu tıbbi bir son çare olarak görülüyor. Dolayısıyla yapay döllenme isteyen kişilerin aile kurumuna ideolojik olarak karşı olan, radikal aile karşıtı talepleri dışa vuran ve toplumsal konularda köklü bir takım değişimler isteyen kişiler olduklarını herhalde kimse iddia etmeyecektir.

Bu söylediklerim genel olarak aile kurma arzusuna, bunun arkasında yatan fantazmlara ilişkin bir şeyler söylüyor, herhangi bir erkeğin ya da herhangi bir kadının bu konudaki hususi fantazmı hakkında bir şey söylemiyor doğal olarak. Örneğin psikotik hastalarımdan aile kurma, evlenme, çocuk sahibi olma yönünde hemen hiçbir arzu duymadığımı söyleyebilirim. Söylediklerinde ise bu hemen tamamen çevrelerinde yeni çocuk sahibi olmuş birilerinin olmasına ya da onlara çocuk sahibi olmalarıyla ilgili isteklerde bulunan kişilerin olmasına, yani imgesele, doğrudan bununla karşılaşmaya ilişkin bir şeylere işaret ediyor. Onların meselesi, genelde, insanlarla aralarında gerekli gördükleri mesafeyi ayarlama, Öteki’nin muammalı arzusundan uzak durabilecekleri bir mesafede durma, aşk ve arzunun dolambaçlarıyla karşılaşmama çabası olarak tanımlanabilir. Erkek psikotiklerde baba olmanın psikotik bir atağı tetiklediği vakaları görmek mümkün, çünkü bu onlar için Simgesel’deki yeni bir konumu işaret ediyordu ve buna ilişkin hazırlıkları doğal olarak yoktu. Örneğin kırklı yaşlarda bir adam karısının hamile olduğu haberini alınca durdurulamaz bir anksiyeteye kapılmıştı, ne ilaçlar ne de psikiyatrik yardım bu anksiyeteyi durduramamıştı. Bu adamdaki durum Schrebervari bir duruma işaret ediyordu, çünkü ondan Simgesel’de yeni bir konum, “baba olmak”, alması bekleniyordu; Schreber’de de biliyorsunuz psikotik tetiklenme üst mahkeme yargıçlığına atanmasıyla olmuştu, yani yeni bir Simgesel konuma, “üst mahkeme yargıcı”, geçmesiyle. Kadın psikotikler ise, bazen histerik görünüm verseler bile, daha çok Öteki için ne olduklarını araştırıyorlar, kendilerine bir kimlik verebileceklerini umdukları gösterenlere tutunmaya çalışıyorlar. Ama Öteki’nin arzusunu, onun arzusunun nesnesi olmayı değil, Öteki’nde kendilerine bir yer olup olmadığını, çok daha hayati bir şeyi araştırıyorlar. Klinik pratiğimde gördüğüm ise kadın psikotiklerde çok ağır ve engellenemez bir kıskançlık olduğu ve bunun aile üyeleri arasında kendilerine en benzer, en yakın gördükleri kişiye yöneldiği yönünde. Aile dışı iş, arkadaşlık ve diğer ilişkilerinde de aynı durum tekrar ediyor, İmgesel’e dayalı, bir aracılığın olmadığı bu tür kıskançlık durumları hiçbir çözümü kabul etmiyor, hiçbir diyalektiğe tabi değil ve hiçbir açıklama bunu dindirmeye yetmiyor. Bunun yerine, yukarıda da söylediğim gibi, histeri benzeri bir ilişkilenme kadın psikotiklerin aşk ilişkilerini ve cinselliğini belirli bir noktaya kadar düzenleyebiliyor, bu “imgesel koltuk değnekleri” ellerinden alınmadıkça görece istikrarlı bir konumu sürdürebiliyorlar.

Hemen bütün vakalarda, psikanalitik tanıdan bağımsız olarak görülen olgu ise, cinsel ilişkiye girecek partner bulmanın eski yıllara kıyasla görece kolaylaşmış olması. Bunda internetin ve sosyal medya[3] denilen olgunun önemli bir payı var. Pek çok kişi bu konuda bir takım “uygulamalar”dan –Tinder gibi- yararlanıyor. Bu bağlamda aile kurma yönündeki geleneksel talep yerini hemen cinsel ilişkiye girmek yönündeki zorlantıya bırakmış görünüyor. Yine burada da çok sayıda psikotiğin, özellikle jouissance’ını sınırlandırmakta başarısız olanların, arka arkaya pek çok cinsel ilişkiye girdiğini gözlemliyorum. Jouissance’a sınır koymaktaki başarısızlığın başka bir tezahürü de eğlenmeye bir sınır koyulamaması olarak karşımıza çıkıyor: örneğin, sabah 10:00’a kadar süren partilere giden kişiler, bu saatte çıkıp başka bir gece klübüne daha gidebiliyor, adı gece klübü ama olay sabah gerçekleşiyor. Eksiği kaydetmeki bu başarısızlığın sonucu doğal olarak aşkın olmaması ve bunun yerine ancak uyuşturucu haplarla ve alkolle dizginlenebilecek bir anksiyete oluyor. Daha doğrusu bu dizginlemez anksiyete kişileri kendi çözümlerini bulmaya –esrar içme, aşırı alkol alma, aşırı cinsel ilişki, ve diğer türden bağımlılıklar- itiyor. Sonuç daha fazla anksiyeteden başka bir şey olmuyor.

Anne olmak ve kadınlıkla ilgili meselelerin genel histerik hatların dışına taştığını, bir takım “yeni” adını hak edecek semptomların oluştuğunu söyleyemem, ama “anne olma” durumunun kendisinin git gide daha fazla bir seçim meselesi gibi algılandığını –en azından belirli sosyal ve kültürel çevrelerde- söyleyebilirim. “Anne olmak”, en azından bazı kadınlar için, kadınlığın bir tür sonu gibi hissediliyor, çocuk iş ve akademik hayatta ilerlemenin önünde bir ayak bağı gibi algınabiliyor. Ama buna “yeni” demek abes olur, çünkü ta 1920’lerden beri psikanalistler arasında tartışılan bir konu bu.

Erkeklere (özellikle nevrotik olanlarına) gelince, daha çok gözlemlenen şey ise kadının, bir Öteki olduğu ölçüde, arzusunu engellemek şeklinde tezahür ediyor. Buna aile kurmak ve kadına bir çocuk vermekte dahil. Erkekler bu iki konuda çok fazla ayak sürüyorlar, ne evlenmeyi istiyor gibiler ne de çocuk sahibi olmayı. Burada obsesyonelin Öteki’nin arzusu ile girdiği mücadeleyi tekrar tespit ettiğimizi söylemeliyiz.

Babalığın muammalarıyla karşılaşmak

Git gide daha çok erkeğin baba olma konusunda tereddüt yaşadığı, bunu ertelediği ya da büsbütün bundan vazgeçtiği söylenebilir. Baba olduklarında ise çocuklarına nasıl davranmaları gerektiği hususunda çok fazla ikilem yaşayan babalar mevcut. Otoriter olmamak uğruna çocukların bir nevi “kölesi” haline gelmiş babalar var. Bu durum çocukların da daha anksiyeteli olmasına yol açıyor, onları durdurabilecek bir sınırı arıyorlar.

Babalığın muammalarıyla karşılaşmak bir takım derin simgesel sorunları su yüzüne çıkarabiliyor: örneğin, psikotik bireyler baba oldukları zaman, bu simgesel konuma yerleşmeleri gerektiğinde ve bu onlardan beklendiğinde doğrudan doğruya bu boyutun yokluğuyla yüz yüze geliyorlar. Bu yeni babalık durumu onları cinsiyetler arası fark, Simgesel, Yasa, arzu, vb. gibi sorunlarla cepheden yüzleşmeye zorlayabiliyor. Bunun her zaman böyle olduğunu söylemek mümkün değil tabii. Bazen imgesel destekleri [suppléance] sayesinde kendilerini yeterince dengeli bir konumda tutan psikotik babalar da olabiliyor. Bu imgesel telafinin işe yaramaması halinde çocuğun doğumuyla ya da hatta kadının hamile kalmasıyla birlikte açık psikotik bir dönem başlayabiliyor. İmgesel telafi basitçe görüntülerin, eşdeğerliliklerin ve bunlarla ilgili, bunların üzerine inşa edilmiş özdeşleşmelerin psikotik özneleri dengede tutması olarak anlaşılabilir: Darian Leader’ın Delilik Nedir? kitabında buna örnek olarak ilk çocuğundan sonra psikotik atak yaşamayan ama ikinci çocuğundan sonra bunu yaşayan bir adamdan bahsediliyor. İkinci çocuktan sonra psikozun açığa çıkmasının nedeni imgesel telafi mekanizmasının çökmesiydi, çünkü psikotiğin babasının sadece bir çocuğu vardı, dolayısıyla kendisi de tek çocuk sahibiyken babasıyla aynı durumdaydı, onun eşdeğeri, ayna görüntüsü gibiydi, ama bir ikiden farklı bir rakam sonuçta…

Baba olmak aynı zamanda Öteki cinsiyet olarak kadınla karşılaşma bağlamında da belli meseleler ortaya çıkarabilir. Bir takım obsesyonel erkeklerde baba olma arzusu tamamen kadının kararına bırakılmış gibi. Sanki kadın anne olmayı istediği için çocuk yapılmış, adam da buna sadece razı olmuş gibi. Burada obsesyonel erkeğin Öteki’nin arzusunu engellenmiş halde tutmakla ilgili arzusunun bir yansımasını görmek mümkün. Bu erkekler tamamen “kılıbık erkek” modelinde olmasalar bile, ortadaki motivasyon bundan çok farklı değil, yani, “Sen isteğini ortaya koy ki ben de bunu engelleyebileyim.” Sonuçta kılıbık erkeğin yaptığı da ipleri tamamıyla kadının eline vermiş görünürken, içten içe onu/Öteki’ni engellenmiş halde tutmaktan ibaret, en azından kadını “cesur, dediği dedik” bir kocadan mahrum bırakmış oluyor böylece.

Babalıkla ilgili meseleler çoğu zaman karmaşık özdeşleşmelerin izinde de ilerleyebiliyor. Toplumsal bir ideal olarak babalığın yüceltildiği yerlerde ve zamanlarda kuşkusuz bunun ilk ve neredeyse otomatik sonucu buna karşı ortaya çıkan bir karşı-arzu oluyor. Bu karşı arzu aile aracılığıyla ideal olarak sunulana karşı bir protesto biçimini alabiliyor. Böylece kişi hemen hemen ömrü boyunca sürecek olan isyankar çizgisini korumuş oluyor ve bu aynı zamanda onu babalık meselelerinin açığa çıkacağı bir takım karmaşık sorunlardan da korumuş oluyor.

Aslına bakarsanız çağımızdaki en ilginç olgu çocuk sahibi olmayı büyük bir istekle arzulayan çiftlerin bulunması. Bu bir ölçüde şaşırtıcı, çünkü bunun neye tanıklık ettiğini anlamak o kadar değil.

Sonuçlar…

Sadece Öteki’nin bedeninden değil, Öteki’nin arzusundan da doğduğumuza göre aile içinde yer alan anne ve baba da sadece nüfus cüzdanımızda kendisine karşılık düşen yerlerde adı yazan kişiler olmasa gerek. Onların bizim yaşamımızdaki rolleri en başta, daha biz doğmadan önce kendi arzularında bize bir yer açmalarıyla ilgili. Eğer bunu yapmaz veya yapamazlarsa bu üzerimize, “sevilmeden, istenmeden dünyaya gelen bir çocuk” olmanın damgasını vuracaktır. Lacan, Semptom Üzerine Cenevre Konferansı’nda istenmeden dünyaya gelen bir çocuk olmanın izinin hiç silinmeyeceğini, ama çocuğun da bununla aktif olarak baş etmeye çalışacağını, bunun belirli bir oranda telafi edilebileceğini söyler. Anita Izcovich, Lacancı Forum Türkiye Psikanaliz Derneği’nin teorik seminerinde ünlü oyuncu Sarah Bernhardt’ın hayatından bir örnek vermişti sevilme ve anne ve babanın arzusuyla ilgili olarak: küçük Sarah’nın annesi onu daha iki üç yaşlarındayken yetiştirme yurduna terk etmiş, bu küçük bebek daha üç yaşındayken annesine şu soruyu sormuş: Beni burada bırakırsan ağlamayacak mısın? Annesi de bütün zalimliğiyle, Niye ağlayayım başka çocuk yaparım, demiş. Sarah için dünyadaki yer, işte böyle bir yer, ailenin arzusunda ona yer yok. Bu yürek burkucu durumla “dünyaca ünlü bir oyuncu” olarak baş etmiş. Aile işte bu muammanın, ailemizin arzusunda ne olduğumuz muammasının, bu sorunun, Ben onlar için neyim? sorusunun sorulduğu bir yer. Burada değişen bir şey olduğunu düşünmüyorum, hepimiz bu soruyu sormaya, bunu cevabını aramaya devam ediyoruz.

Sadece bir isim özneyi dünyayı getirebilir, arzuyla bağlanmış bir isim, çocuğa dünyada bir yer açan bir isim. Sonuçta dünyadaki yerimizi durmadan sorgulamıyoruz, evrenin büyüklüğünü düşünüp biz ne kadar küçüğüz diye durmadan hayıflanmıyoruz, çünkü bu yer evrendeki büyüklüklerle değil anne babamızın arzusundaki büyüklüklerle ilgili, ilgiliydi. Annemin beni dünyaya getirmek için sperm bankasından sperm almış olması meseleyi ne kadar değiştiriyor buyrun siz düşünün. Eğer bizi istemeden dünyaya getirdilerse, eğer babasal işlev bizi annemizin arzusundan ayıramadıysa, eğer annemizin arzusu bizi bırakmadıysa bunlar yapıya ilişkin derin sorunlardır. O zaman kastrasyon olmaz, o zaman ensest yasağı bile tartışılabilir, neredeyse aşılabilir bir şey haline gelir. Bunlar tam da psikotiğin çektiği acıların kökenidir. Sonuçta o dünyada kendisine ait bir yer arayan kişidir.

1968’den sonra babanın ailedeki rolüne, hatta aile kurumunun kapitalizmle işbirlikçi ilişkisine çok eleştiri getirildi. Özgürlük adına babaya, evliliğe, aileye meydan okundu. Şunu açık açık söylemek gerekiyor, psikanaliz ne babanın, ne evliliğin, ne de ailenin yanında yer alan, bunların desteklenmesi ve sürdürülmesi gerektiğini düşünen bir praksis kesinlikle değildir. Psikanaliz muhafazakar değildir. Ama psikanaliz politik doğrucu da değildir; her türden cinsel, toplumsal vb. talebi onaylayıp, yanında saf tutmak psikanalizin işi olamaz. Psikanaliz kendi sorularını sorar, kendi kavramlarını ortaya koyar ve kendi tartışmalarını sürdürür, bunları birilerinin hoşuna gitmek veya çağın ruhu neyse ona uyum sağlamak için yapmaz. Psikanaliz kendi klinik pratiğiyle kendi kuramını sınar, özneye bir yenilik getirebildiği sürece psikanaliz hayatta kalmayı sürdürür. Bunu yapabildiği için yüz küsür yıldır ayakta durmaya devam ediyor ve devam edecek. Bu nedenle psikanaliz durmadan yenilik arayan sözde bilimsel söylemin peşine takılarak, DSM’nin yaptığı gibi, her gün yeni bir kategori üretecek değil, bunun yerine bunun yapılmasını semptomatik olarak görüp bunu ortaya sermek daha tercih edilebilir bir konum.

Sözlerimi Bruce Fink’ten bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

“Lacan’ın baba işlevinin ortadan kaldırılmasını yüreklendiren söylemlerle olan mücadelesi şöyle bir şeye varabilir: “Gösteren ve gösterilen arasındaki, dil ve anlam arasındaki temel bağlantıyı temin eden baba metaforu gibi bir şey, simgesel bir işlev olarak baba olmaksızın kurulabilir mi? Eğer öyleyse, nasıl? Eğer öyle değilse, bir dışarıyı dahil etmenin başka bazı yolları var mıdır, yani anne-çocuk ilişkisini üçgenleştirmenin ve psikozu defetmenin başka bazı yolları var mıdır? Simgesel düzene ve onun imgeselin rekabet ve savaş dünyası içinde aracılık etme yetisine bel bağlamaksızın bu nasıl yapılabilir? İki cinsiyetten birinin simgesel temsilci rolünü oynaması gerekmiyor mu?”

“Aynı etkiyi elde etmenin başka bazı yolları bulunmadıkça, ki Lacan bunu iddia edermiş gibi görünür, böyle söylemlerden kaynaklanan bu pratikler psikoz olaylarının daha da artmasına yol açabilir.”[4]

 

[1] Lacan, J. (2001). Les complex familiaux dans la formation de l’individu. Autres écrits içinde. Paris: Seuil.

[2] Freud, S. (1937). Analysis Terminable and Interminable. Int. J. Psycho-Anal., 18:373-405, s. 400.

[3] “Sosyal olmayan medya” diye bir şey olası mı ki? Belki bunun yerine “anında etkileşilen medya” denebilir.

[4] Fink, B. (2016). Lacancı psikanalize bir giriş, çev.: Ö. Öğütcen. İstanbul: Encore Yayınları, s. 168-169.

  • Bu yazı Suret Dergisi’nin 8. sayısında yayınlanmıştır.