Dıştakiler*

Üçüncü Şahıslara Olan Borçlar

Özgür Öğütcen*

  1. Baba mı? Babanın-Adı mı? Babanın-Adları mı?

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Bugün içinde yaşadığımız dünyayı tanımlayabilecek şeyler neler? İddia edildiği üzere babanın simgesel işlevi gerçekten de belirli bir tahribata uğradı mı? Peki patriyarkalliğin gücü nereden geliyordu? “Bugün babaların babalık yapabilmeleri için eğitilmeleri mi gerekiyor?” (Soler, 1982; alıntılayan Verhaeghe, 2013)

Bu makaledeki amacım babanın simgesel işlevinin tarihsel dönüşümünü ortaya koymaktır; bir şeyi tarihselleştirmek ister istemez onun içsel doğasına kayıtlı ve “değişmez” olan özelliklerini göz ardı etme tehlikesini beraberinde getiriyor. Tarihselleştirme ve “ontolojikleştirme” diyebileceğimiz bu iki yaklaşımın bir tür bitimsiz mücadele içinde olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin insanın biyolojisi ya da doğası dediğimizde aslında kültürden ve dilden önce yer alan ve doğrudan deneyimleyebileceğimiz ilksel bir durumdan bahsedebilir miyiz? Bunlar kendi adlarına söz alabilirler mi? Bu yazıda alttan alta sürdürdüğüm tartışma psikanalizin gündelik-sıradan olguları nasıl yolundan saptırdığını incelemektir. “Baba” dediğimizde, sanki bir kavrama değil de kanlı-canlı, yanı başımızda duran şu adama gönderme yapıyormuşuz gibi hissetmenin rahatlığını psikanalizle nasıl bozabiliriz, bunun peşinden gidiyorum. Bunu yaparken en başta baba değil de Babanın-Adı diyerek; gerçeklik içindeki babayla, babanın simgesel işlevini birbirinden ayırıyorum. Daha sonra Freud’un baba kavramına -belki de kavramları desek daha doğru bir iş yapmış oluruz- bir göz atarak, aslında Freud’da da bu kavramın çelişkili, içeriden yarılmış doğasına dikkat çekiyorum. Ardından klinik bir örnek -Küçük Hans- üzerinden cinsellik, paternal işlev ve ebeveynin buradaki rolünü tartışıyorum. Son olarak ise Kafka dolayımıyla, Oidipalizm üzerine girişilen tartışmaları kısaca özetleyerek, bunlara kendi eleştirilerimi dile getiriyorum. Yazıyı yazarken izlediğim yöntemi, bir başka açıdan şöyle de özetleyebilirim: Bu yöntem, içinde kendimizi rahat hissetiğimiz ideolojik evreni incelemek için “belirli bir gözlük” takarak “gerçeklik” denilen şeye bakmayı içeriyor. Bu “belirli bir gözlük” ise Lacancı psikanalitik düşünceyle, geniş alanlara yayılan Žižekçi okuma pratiğinin bir birleşiminden oluşuyor. Kuşkusuz daha da yetkinleştirilmesi gereken bir tutum bu. Kapanışta da felsefi bir değinme yaparak, “negatif ontoloji”nin psikanalizle yolunun kesişebileceği alanlara yönelik önsezilerimi sunuyorum. Metni okurken yalın biçimde görebileceğiniz gibi, kolay yollara sapmadan, hazır cevaplara yapışmadan ve mümkün mertebe çok soru sorarak yolumu bulmaya çalışıyorum. Çünkü aşırı basitleştirmelerin ve kolay cevapların bizi soru sormaktan imtina ettirebileceğini düşünüyorum. Yazı içinde çoğu yerde sorduğum soruların, ileride cevabını bulabilecek çalışma soruları olması umudum, bu yazının sonunda bir nokta değil bir soru işareti koymamı da açıklıyor. Açık sözlülükle söylemeliyim ki, yazdığım bu yazı -ve öncekiler de- Lacan’ı ve Žižek’i daha yakından okumaya birer davettir.

Aslına bakılırsa bu makale boyunca, çoğu yerde derginin alt başlığı olan psiko kültürel analiz kavramından yola çıkarak iddialarımı geliştiriyorum; bu savı, psikanalizin kendi kavramlarını tarihselleştirmekte yaşadığı zorlukları göz önüne serdiğimizde, psikanalizin ötesinde neler olduğuna ilişkin bir kavrayışın taslaklarına ulaşabileceğimiz yönündeki bir iddiayla tamamlayabiliriz. Psikanalizin kendi temel kavramlarından çoğunu (Oidipus kompleksi, kastrasyon, ölüm dürtüsü, aile romansı ve hatta bilinçdışı vb.) sanki tarihsel olmayan bir bağlamın ürünüymüş gibi ele aldığı ön kabulünü, kültürel çalışmaların bazen evrenselliği dışlayan, bazen “popüler olana” fazla takılan tutumuyla karşılaştırarak ve bunu felsefenin özneyi kendinden menkul verili bir tözmüş gibi ele alan yaklaşımıyla bir karşıtlık içine soktuğumuzda, bu üç disiplinin birinin eksiğini diğerinin tamamlayabileceği imgesel bir dizge gibi görmeden ve tümünün kendi çıkmazlarına eleştirel bir şekilde yaklaştığımızda baba kavramı da evrensel-tarihsel bir görünüm almaya başlayabilir beklentisi içindeyim.

Doğrusunu isterseniz “Psikanalizde babanın simgesel işlevi nedir?” diye sorduğumuzda bu işlevin gerçek babaların ne olduğundan bağımsız bir doğası olduğunu kabul etmiş oluyoruz. İşte ancak bu durum muvacehesinde, babanın simgesel işlevini adlandırmak için Babanın-Adı (Le-Nom-du-Père) kavramını kullanabiliriz: Bu kavram babayı kendisiyle rekabet içine girilen imgesel bir ilişkideki babadan ayrıştırmamızı sağlamaktadır. Baba figürünün soy kütüğü psikanalizden çok öncelere, geleneğin, tarihin içine yazılıdır. Bununla birlikte her bir konuşan-varlıkta [parlêtre] tekrar eden şeyin çekirdeğinde annenin arzusu, babanın adı ve fallus bir arada yer almaktadır:

Baba figürü psikanalizin içinde doğmuş bir kavram değildir. Bu psikanaliz tarafından miras alınmış bir figürdür, o gelenekten gelmektedir. Eğer bu lanetli geleneğin dışına gönderme yapan bir değeri varsa bu Babanın-Adı mantığının ortaya çıkması sayesindedir. Babanın-Adı, Babanın-Adı rolünü oynayan çeşitli elementlerce desteklenebilmesi sayesinde, bir işlev gibi görünmektedir. Bunun anlamı Babanın-Adı’nın, bu elementlerden biri olarak, ne nihai bir an ne de nihai bir cevap olmasındandır… Burada bir element olarak Babanın-Adı ve bir işlev olarak Babanın-Adı arasında bir ayrım yapmak zorundayız. Ne işlevi? Eğer Lacan’ın paternal metafor dediği şeye gönderme yapacaksak, bu işlev Annenin Arzusu’nu metaforize etmektir, onun üzerini çizmektir[1] (Miller, 2006, s. 15).

Baba sadece, anneyle çocuk arasında neyin yasak olduğuna işaret eden, bir yasa değildir; baba aynı zamanda bir kapitone/dikme noktasıdır. Lacan’ın “III. Seminer’inde söylediği gibi, bir kapitone noktası gösteren ve gösterilen arasındaki ilişkiyi tesis eden bir noktadır”[2] (alıntılayan Stevens, 2006, s. 73). Babanın-Adı, anne, çocuk ve fallusu bir arada tutan dördüncü bir terimdir; yani ilk baştaki anne, çocuk ve fallus arasında gerçekleşen “üçgenleşme”yi babanın simgesel işlevi bir “dörtgenleşme”ye dönüştürür. “Bu bağlamda Babanın-Adı’nın işlevi, öznenin göstereninin ve gösterilenin arasında bir kapitone noktası olmaktır. Bu özneye yaşamı ve idealleri için bir imleme sağlar… Bu imleme olmadığı zaman psikoz ortaya çıkar, özne için dünya başladığı yerde yıkıma uğrar ve yok olur” (Stevens, 2006, s. 73).

O hâlde Babanın-Adı mantığı, öznenin “aile” denilen yapı içinde toplumsallaşarak cinsiyet farkını içselleştirmesini, toplumsal cinsiyet kazanmasını ve insanlığın kökeniyle ilgili türsel soruları ele almasını sağlayan bir yapıya sahiptir. Öte yandan bu, Oidipal mantıkla belirli benzerlikler taşısa da tam olarak aynı şey değil; Oidipal evren baba figürlerinden sadece bir tanesini temsil etmektedir ve Babanın-Adı mantığının bir alt kümesidir. Bir spekülasyon yaparak şöyle diyebiliriz belki: Erkek egemenliğinin olası bir kökenini Babanın-Adı’nın diğer -eğer vardılarsa- toplumsallaşma ve cinsiyetlenme türleri arasında baskınlık kazanmasında bulabiliriz. Bu türdeki fallus-merkezci bir düzen aynı zamanda anneyle bebeğin ilk yıllardaki zorunlu bir arada yaşama hâlini de babaya bağlayabilmekte ve erkeğin toplum-dışılaşmasının önünde bir bariyer olarak durmaktadır. Yoksa anne ve çocuklardan müteşekkil bir toplumsal örgütlenme tarzının ortaya çıkması olasılığı hiç de az olmazdı.

Babanın-Adı, annenin arzusunun üzerini çizerek çocuğu annenin arzusundan ayırır; paternal metafor klinik yapıların (nevrozlar, sapkınlıklar ve psikozlar) ortaya çıkmasındaki yapısal operatördür. Psikozda paternal metaforun (Babanın-Adı’nın) men edilmesi [forclusion] çocuğun simgesele -aynı zamanda dile, yasaya ve toplumsal söyleme- dâhil olmasını engelleyerek çocuğu annenin jouissanceının esiri hâline getirir (bir başka deyişle çocuk kendine ait bir arzu diyalektiğine yakalanmaz, arzusu diğer nesneleri arzulamaz) ya da buradan çıkarmakta ve yukarıda saydığımız simgesellere (aile, dil, toplumsal idealler vs.) dâhil etmekte başarısız olur. Babanın-Adı simgesel bir işlev olması hasebiyle bir babanın somut varlığını gerektirmez, annenin söylemi içinde paternal metaforun mevcudiyeti bu işi görebilir. Bunun tersi de doğrudur, yani somut olarak babanın varlığı bu men etmenin ortaya çıkmasını engellemez. Sapkınlıkta Babanın-Adı kısmen işlev görür ama bu kez çocuk tekrar tekrar Öteki’nin keyfini maddileştirmek için çabalar ve bu sayede yasanın tesis edilmesinin başarısız bir dramasını sahnelemiş olur; yabancılaşma olmuştur ama ayrılma olmamıştır.[3]

Nevrotiklerde ise durum farklıdır: Paternal metafor tam işlev görmüş, hem yabancılaşma hem ayrılma olmuştur.[4] Nevrotiklerde bunun klinik kalıntısı babanın gücü ve güçsüzlüğü bahsinde ortaya çıkmaktadır: Nevrotikler için baba, bilinçdışında, hiçbir zaman yeterince güçlü değildir ve onları annenin keyfinden ayırmayı başaramamıştır ve bu “başarısızlık,” bilinçdışında kastrasyonun yüzde yüz bir biçimde dayatılmasını bertaraf edebilmeye doğru atılmış bir adımı temsil eder. Bu nedenle nevrotikler sık sık babalarının güçsüzlüğünden yakınır ve onu yükseltmeye, korumaya çalışırlar. Klinikteki bu olguya mukabil olarak Freud’un psikanalitik kuramında ardı ardına farklı baba konfigürasyonlarının ortaya çıkmasına şahit oluruz: Oidipal Baba, İlk-Baba miti ve Musa ve Tektanrıcılık’taki baba figürü. Freud’un her üç baba figürünü de üç ayrı yerden -yani eski bir Yunan tragedyasından, antropolojiden ve dinler tarihinden- alması bu sorunun ne kadar eski olduğunu göstermekten öte Babanın-Adı’nın işlevindeki dönüşümü de yansıtmaktadır. Freud, klinik deneyimi yeni durumlar dayattıkça baba kavramını tashih etmiştir.

Bugün olup biten ise Babanın-Adı’nda kayıtlı olan bu simgesel işlevin kendisinde buna dayanaklık etme gücünün tahribata uğraması, paternal işlevin herhangi bir türden anlam için garantörlük etme yetisinin aşınmış olmasıdır. “Büyük Öteki yoktur” iddiası; bugün sadece simgeselin kendisindeki bir boşluğu, bir gediği hedeflemenin, bunu anlatmanın ötesinde, hâlihazırda bir Öteki’nin olmadığını da işaret etmektedir. Bunun yerine pek çok farklı türden Ötekiler vardır; elimizde kendi kendine göndermeler yapan ve bununla birlikte anlamın tutunumunun zorlaştığı yerlerde yeni-küçük yasallıklar tesis eden sapkın-paranoid babalar var. Çağımızda kim en kesin şeyi söylüyorsa, kim kendisinden en eminse daha çok taraftarının olması tesadüf olamaz! Nevrotiklerin en temel özelliklerinden biri olan şüphenin geçer akçe olmaması bundan olsa gerek. Belki de bütün bu nedenlerden dolayı Babanın-Adı’ndan değil babanın-adlarından [les-noms-du-père] söz etmeliyiz.

Malum olduğu üzere Freud’un “baba” kavramı, psikanalitik teorinin seyri içinde çeşitli işlevler üstlendi ve çeşitli dönüşümlere uğradı: Breuer ile birlikte kaleme aldıkları Histeri Üzerine Çalışmalar’da (Freud ve Breuer, 2007) henüz tam olarak şekillenmiş bir baba kavramını bulmak mümkün olmasa bile, Freud’un Breuer karşısındaki öznel pozisyonunun, Fliess ile ilişkisiyle benzerlikler içeren bir ilişki kipi olduğunu söyleyebiliriz; bu ilişkilerin analizi bizi söylem kavramı ile yüz yüze getirmektedir. Toplumsal ilişkinin farklı biçimlerini oluşturan, öznenin, nesnenin (burada a nesnesi), ana gösterenin ve bilginin çeşitli kombinasyonlarda bir araya geldiği düzenlere söylem diyoruz. O hâlde her bir söylem toplumsal ilişkinin ve bunun içinde toplumsallaşmanın bir türünü göstermektedir. Aynen Marksizm’de belirli üretim tarzlarının (köleci, feodal, kapitalist vb.) bir arada bulunması ve bunların özgün toplumsal örgütlenmeleri yansıtmaları gibi söylemlerde bir arada bulunabilir ve farklı toplumsallaşma tarzlarını yansıtabilir.[5]

Bir görüşe göre, yaşadığımız ahir zamanlar, içinde kendimizi -bir yanılsama düzeyinde, zar zor dahi olsa- sabit bir kimlik çerçevesinde deneyimleyebileceğimiz, kendimizi ona atıfla tanımlayabileceğimiz simgeselin yerli yerinde olduğu zamanlar değil. Kimlik politikaları patlamaları arasında her gittiğimiz yerde yüzlerce, hatta binlerce fotoğraf çekip kendi suretimizi kendi kimliğimizin bir tür dayanağı hâline getirmeye çabalıyoruz; facebook, twitter gibi mecralarda an be an güncelleme yaparak kim olduğumuzu, o anda ne yaptığımızı kendi kendimize göstermeye çalışıyoruz ama bununla birlikte mektuplarımızı gönderdiğimiz Öteki ne durumda? İddia edilenler doğruysa internet bağımlılığı bir salgın hâlinde; günde on kere yirmi kere e-mail kutumuzu kontrol ederek bize hangi mesajın geleceğini düşünüyoruz? Öznellik değişiyor. Kendisine erkek diyen özneler, arzulayan, talep eden, sorgulayan kadın özneler karşısında anksiyeteye kapılıyorlar; pedofili, çocuk pornosu, kendinden çok genç kadınlarla evlenen erkekler ve adına “borderline” denilen klinik semptomatolojilerin bu kadar yaygınlaşması tesadüf olamaz. Bir bağlamda kadınlara kendi öznellikleri için kalan seçenekler giderek daha fazla oranda anneliğe ve aileye sıkışıyor.

Simgeselin aşınması, “baba işlevinin çökmesi,” bir “seçenek tiranlığı”nda yaşamak ne anlama geliyor?[6] Ortada anlamın herhangi bir garantörü hâlen var mı? Yoksa bir sapkınlık ya da paranoya çağında mıyız? Bu tespitlerden hareket ederek, muhafazakâr olmayan bir tarzda, yeni bir simgesel için psikanalizle birlikte düşünerek neler söyleyebiliriz? Markete girdiğimizde hangi türde ekmek alacağımız, organik gıdaların gerçekten organik olup olmadığı, hangi diyeti yapıp zayıflayabileceğimiz, pop-psikoloji saçmalıklarının mutluluk ve “hayat kalitesi” arttırma formülleri karşısında donup kalıyoruz. Gerçekten bir seçeneğimiz var mı?

Günümüzde hastaların şikayetlerini tanımlayan kelimeler daha çok anlamsızlık, boşluk ve yalnızlık duyguları. Bir veriye göre depresyon dünya üzerinde en çok görülen rahatsızlıkların ilk sıralarında geliyor[7] (WHO, 2012); çok değil, bundan bir elli yıl önce depresyonu en iyi tanımlayan kelime “melankoli” iken bugün en iyi tanımlayan şey “yalnızlık.” Görünürdeki bu değişikliğin nedenlerinden birisi insanların kimliklerini oluşturmak için özdeşleşebilecekleri simgesel yapıların kendisinde bir aşınma olması olabilir. Toplumsal yasanın zayıflaması paradoksal bir şekilde yasanın çiğnenmesi ya da “küçük yasallıklar”ın ortaya çıkması biçiminde tezahür ediyor; bu sapkın çözümler toplumu bir arada tutan sosyal bağların yeni türlerinin ortaya çıkmasına tanıklık ediyor. Hiçbir toplumsal söylem tarafından içerilmeyen, herhangi bir öznel pozisyon almakta zorlanan öznelerin sayısı arttıkça doğrudan hazza ve nesneyle doğrudan girişilecek bir ilişkiye yönelik, anksiyete tarafından esir alınmış yeni kimlikler ortaya çıkıyor. Durum bazen öyle tuhaf görünümler alıyor ki radikal bir özgürleşme potansiyeli taşıyabilecek eylemler, tüketime yönelik bir çağrıyla birleşerek, programı olmayan kör şiddet patlamalarına yol açabiliyor: Bu yüzden yeni dönemdeki bir takım “muhalif” hareketleri tanımlamak için tüketarya (proletarya ve tüketim kelimeleri birleştirilerek oluşturulan bir neoloji, “consummariat”) terimi kullanılıyor (Žižek, 2011).[8]

Bütün bunlar karşısında belki de yapmamız gereken; anlam ufkumuzu belirleyen, neyin hayal edilebilir neyin hayal edilemez olduğunun sınırlarını çizen, yapmamız ve yapmamamız gerekenleri dayatan ideoloji kavramına tekrar göz atmaktır. Çok değil, bundan on yıl önce ideolojilerin bittiği, meta-anlatıların çöktüğü, özgürlük isteğinin zorunlu olarak karşıtına yol açtığı iddiaları her yeri kaplamışken, aslında tam da ideolojinin kanıtı karşısında bulunduğumuzu idrak etmekte zorlanıyorduk. İdeolojik bir faktör olarak keyfi düşünmeden kavrayışımızı ilerletemeyiz.

O hâlde ilk yapacağımız şey “Önce tarihselleştir!” emrine uymak ve baba meselesini ele alırken psikanalitik kliniğin deneyimlerini kendi kuramsal dönüşümü bağlamında tarihselleştirmektir: Hangi dönemeçler aşıldığında ya da hangi zorluklar karşısında baba mefhumu değişmiştir? Öte yandan ise, bir ucu insan türünün veya canlılığın ontogenetik öncüllerine dayanan bir karşı-tarihselciliği elden bırakmadan bunu yapmalıyız. Bu iddiaya eşeyli üremenin canlılığı ölümle damgalamış olmasının sessiz bilgisini dahi eklemeliyiz: lamella (Zupančič, 2011).[9]

Yaşadığımız bu çağda insanların sorunu, sanılanın aksine bir şeylere yönelik aşırı bir inanç beslemekten çok bir şeylere inanmakta güçlük çekmeleri değil mi? Bunu derken “Tanrı öldü, inanç bitti!” eski güzel günlerdeki gibi inananlar olsak falan türünden şeyler söylemiyorum. Ancak bilginin statüsünün bir tür inançsızlığa dönüşmesi sıradan gündelik bir olgu hâline geldi: Örneğin tıp alanında, ikinci bir uzman görüşü almak bunun bir göstergesi sayılabilir. Bir kişiye hastalığıyla ilgili bir tanı söylendiğinde ilk verdiği tepki bunu hemen gidip başka bir uzmana sormak olmuyor mu? Freud’un ciltler tutan yapıtında bununla ilgili ilginç bir anekdot var: 1901 gibi erken bir tarihte Freud, bir meslektaşına Bosna-Hersek’teki Türklerin doktorlarına derin bir inanç beslediklerini ve “Ne denebilir? Eğer kurtulabilseydi, bunu yapacağınızı [onu kurtaracağınızı] biliyoruz” (alıntılayan Fink, 1999, s. 28) dediklerini aktarırken herhâlde günümüzdeki post-modern sinizm ideolojisinin geleceğinden haberdar olamazdı.[10]

  1. Anlamın Garantörlerinden Biri Olarak Baba

Psikanaliz için cinsiyet farkının nasıl içselleştirildiği, öznenin nasıl ortaya çıktığı ve ortaya çıkan bu öznenin nasıl cinsellik kazandığı baştan beri önemli bir mesele oldu. Cinsellik biyolojik bir şey olmadığına göre herhâlde bu bir düzeyde aile içinde kazanılan bir şey olmalı. Ama nasıl? Ve burada babanın rolü ne? Baba, Freud’a göre, dışsal yasanın öznenin bilinçdışına yerleşmesinin bir nevi aracısı görevini görüyordu. Psikanalitik sorunsal bu şekilde ortaya konulduğunda anne ve çocuğun ilksel bağlılığı, bir tür dönemselleştirme ile pre-Oidipal evrene denk düşebilecek olan bu dönem, babanın dışarıdan müdahalesi ile kesintiye uğratılıyor. Freud’un eserinde ensest yasağının tesis edilmesi, çekirdek aile biçiminin ortaya çıkması ve süperego şeklinde zuhur eden ahlak yasası, öyle ya da böyle, babanın işlevine vurgu yapmadan anlaşılamaz. Aynı zamanda, Freud, toplumun, grubun, kitlenin kurulmasında da babaya-lidere, yani başat özdeşleşme figürüne ayrıcalıklı bir yer tahsis etmişti. Doğal olarak babaya ve onun erkek olarak farkını gösteren penise yapılan bu atıf baştan beri kadınlar tarafından eleştirildi ama Freud’un bir tarafgirlikten çok var olan durumu tanımlamaya çalıştığını -aynen bazı feministlerin yaptığı gibi- kabul edersek, baba kavramının “ayrıcalıklı statü”süne tekrar bakabiliriz: En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyecek olursak, sanıldığının aksine bu o kadar da ayrıcalıklı bir durum değil. Bu durumla ilgili en yalın tanımlardan birisi kadınlarda kendilerinde olmayan bir organa yönelik hasetin varlığının, erkeklerin tam manasıyla (bu ne demekse artık) sahip olamadıkları penisi/fallusu kaybetmekten duydukları endişeyle baş etmek zorunda kalmalarıyla çiftlenmiş olmasıdır. Kastrasyon yasası her iki cinsiyetin üzerinden de geçmektedir.[11] Fallus iki cinsiyete de ait değildir, fallus bedenin bir organı değildir.

Yarı edebî bir ifade kullanmak caizse şayet şöyle diyebiliriz: “Baba dışarıdan gelen birisidir.” Psikanalizde sık sık vurgu yapılan anne-bebek ikilisinin beraberliğini hesaba katarsak kulağa pek te garip gelmeyen bir ifade doğrusu. Freud, Musa ve Tektanrıcılık’ın hemen başında Musa’yı -hakikat aşkına- Yahudi kavminin dışına göndermekte tereddüt etse de hakikat arzusu ağır basar. Freud’un şu ifadeleri bu tutumunu yeterince kanıtlıyor: “Bir ulusun evlatlarından en büyüğü olarak baş tacı ettiği bir insan için o ulustan değildir demek, onu bu ulusun elinden çekip almak öyle seve seve ya da kolaycacık girişilecek bir iş değil…” (Freud, 1998, s. 11).[12] Freud, bu sözlerinin devamında toplumların fantezi kurgularıyla tarihsel gerçeklik arasındaki ilişkiyi tartışır ve her zamanki bildik tutumuyla birine ya da diğerine bir üstünlük tanımadan aralarındaki gerilimi sürdürür. Ancak, Freud’un tartışmasında ortaya çıkan bazı temel iddialar sayesinde bir kurucu dışarısının varlığına ilişkin sezgilerimizi geliştirebiliriz. Bu, kendi üstüne kapanmış bir sistemi ilga eder ve tabiri caizse diyalektik bir alan açar. Kendi tarihimizden ilginç bir örneği Mustafa Kemal üzerinden verebiliriz belki: Onunla ilgili övünç kaynaklarından birisi sarı saçlı, mavi gözlü olması, bize (Bu somut olarak ne ifade ediyorsa!) benzememesi, “dışarıdan” (Avrupa’dan?) gelmiş olması değil mi? Belki de bu statüsü sayesinde, kendisini bu benzemezlikle, bu outsiderlıkla özdeşleştirerek oryantalist fantezilerimizin maddileşmesi hâline gelmiştir. Böylece toplumun “geriliğinin,” yenikliğinin, bıkkınlığının “dışarıdan” bir eleştirisini yapabilmesi mümkün hâle gelmiştir, kim bilir?

Kliniğe geri dönüp Freud’un eserine yakından baktığımızda bir çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz; bir tarafta güçlü, muktedir babalar var: Oidipal baba, yani Yasaklayıcı Baba; Totem ve Tabu’daki ilk baba miti, yani Keyfin Babası ve Musa ve Tektanrıcılık’taki baba, yani Korkutucu Baba. Diğer yanda ise Freud’un vaka öykülerindeki (Küçük Hans’ın babası, Kurt Adam’ın ve Fare Adam’ın babaları, Dora’nın babası vb.) güçsüz, ikitidarsız, anne karşısında yenik düşmüş, kendine zar zor yetebilen babalar var. Sorabileceğimiz çok basit bir soru var: Görünürdeki bu çelişkiye ne demeli?

Oidipus mitine ve Totem ve Tabu’nun ilk baba mitine baktığımızda bunlar

[…] çoğunlukla aynı mitin iki versiyonu olarak kavranır, yani ilk baba miti, öznenin birey oluşunun temel ifadesi olarak Oidipus mitinin mitik, tarih öncesi geçmişine yapılan soy oluşsal bir yansıtma olarak görülür. Gelgelelim daha yakından bakıldığında, iki mitin fena hâlde asimetrik, hatta birbirlerine karşıt oldukları görülecektir. (Millot, 1998; alıntılayan Žižek, 2005, s. 41).

  • Oidipus mitinde, keyfe/jouissancea (yani enseste, anneyle cinsel ilişkiye) ulaşmamızı önleyenin yasaklayıcı fail sıfatıyla baba olduğu öncülü yer almaktadır.

Alttaki ima, baba katlinin bu engeli ortadan kaldıracağı ve böylece yasak nesnenin keyfini tam olarak çıkarmamızı sağlayacağı şeklindedir. İlk baba miti bunun neredeyse taban tabana zıttıdır: Baba katlinin sonucu bir engelin kaldırılması değildir, keyif en nihayet menzilimize giriyor değildir. Tam tersine, ölü babanın yaşayandan daha güçlü olduğu ortaya çıkar. Baba katlinden sonra, Babanın-Adı sıfatıyla, yasak keyif meyvesine ulaşmayı geri çevrilemez biçimde meneden simgesel yasa faili sıfatıyla ölü baba hüküm sürer (Žižek, 2005, s. 41).

Žižek’in sorusunu tekrar edecek olursak, “Bu çiftleme neden zorunludur?” İmkânsız olanın yasak olarak bir kez daha kaydedilmesi neden gereklidir? Žižek’e göre, “Oidipus mitinde, keyfin yasaklanması, son kertede, hâlâ dışsal bir engel işlevi görür; bu engel olmasa tam anlamıyla keyif sürebilmemiz olasılığını açık bırakır. Ama keyif zaten, kendi içinde imkânsızdır” (Žižek, 2005, s. 41). Lacancı konuşan varlık keyfe ulaşmanın imkânsızlığıyla damgalanmıştır. İşte, Baba figürü de, bu içkin imkânsızlığa simgesel bir yasak biçimi vererek bizi bu açmazdan kurtarmaktadır. Totem ve Tabu’daki ilk baba miti, bu imkânsız keyfi müstehcen Keyfin-Babası figüründe, yani tam da yasaklayıcı fail rolü üstlenen figürde cisimleştirerek Oidipus mitini tamamlar –daha doğrusu bu mite eklenir. Yanılsama, tam anlamıyla keyif sürebilen, en azından bir öznenin (bütün kadınlara sahip olan ilk babanın, Urvater’in) var olduğu yanılsamasıdır; bu hâliyle Keyfin-Babası figürü, babanın en baştan beri ölü olduğunu -yani hiçbir zaman yaşamadığını, tabii çoktan ölmüş olduğunu bilmemesini saymazsak- göz ardı eden nevrotik bir fantezidir. Deleuze ve Guattari’nin (2009) Anti-Oidipus eleştirisi bu üç baba figürünü hesaba katmayıp sadece birincisiyle tartıştığı için baştan eksiktir. Oidipal babanın yasakladığı keyfe kapıyı İlk-Baba aralamaktadır. Bununla ilgili tartışmaya aşağıda -Kafka’yı ele alırken- tekrar döneceğim.

Yukarıda da belirtildiği gibi, Freud kuramsal olarak baba figürünü “güçlü” bir konuma yükseltirken kendi aktardığı vakalardaki babaların kuramsal iddialardakine mukabil bir yetiyi taşımadıklarını muhtemelen fark etti ve baba tartışmasını sürekli revize etme gereği duydu. Baba güç yelpazesinin bir ucundan diğerine -pratikte sahip olmadığını teorik olarak kazanarak- durmadan hareket etti. Psikanalizin teorik gövdesinin kurulmasının bir anlık bir spekülasyonun eseri olmadığı bilinen bir olgu: Bu yapı, yıllar içinde psikanaliz pratiği, gündelik hayat ve sanat dâhil diğer disiplinler karşısında belirli sınavlardan geçerek oluştu. Freud öne sürdüğü bazı kavramları zamanla terk etti, bazılarını gözden geçirdi, bir kısmını kendi hâline bıraktı ve önemli bir bölümü de onun meslek yaşamı sona erdikten sonra oluştu. Dolayısıyla kuram olarak psikanaliz, psikanaliz pratiğinden ayrılmaz hâle geldi. Kendi pratiğinde sınanmamış, pratisyenlerin uygulamasında yer bulmamış, o ya da bu türden sınavları geçememiş kavramlar zamanla ortadan kalktı, yerlerine “yeni”leri geldi veya “eski” kavramlara başka bir bakışla geri dönüldü. Kuşkusuz baba kavramı da bu süreçten azade değil ve bu kavram çevresindeki tartışmalar da tekrar etmeye devam edecektir.

Baba figürü, dışsal yasanın içselleştirilmesinde, öznenin bilinçdışı ekonomisinin içine ahlakın ve kültürün nüfuz etmesinde bir nevi kaybolan dolayımcı işlevi üstlenmektedir. Kaybolan dolayımcı dememin nedeni; post-Freudcu analizde, hatta Freud yaşarken bile, tartışmaların odağının babadan anneye doğru ve oradan da anne-çocuk ilişkisine doğru kaymış olmasından dolayı. Baba deyince önümüze dikilen bazı zor sorular var: Bu erkeğin simgesel işlevini, biyolojik babalık rolünü ve dilin çöktüğü yerdeki[13] anlamını birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Tikel bir baba figüründe ortaya çıkan evrensel babalık işlevi ne demektir? Böyle bir soru verimli bir soru mu? Ve tabii ki özdeşleşmeler yoluyla cinselleştirilen erkeklik meselesini de düşünmeliyiz. Bu soruları şimdilik çalışma soruları olarak bırakıyorum.

Freud’un iddiasına göre, babalar oğulları tarafından öldürüldüklerinde simgesel statülerini kazanıyorlar: Oidipus babasını öldürüyor, Urvater klanın diğer erkekleri tarafından katlediliyor… Bu adamı öldürmeden niye olmuyor? Ölüm ve yasa niye yan yana durmak zorundalar? Bu cinayetler olmadan yasa tesis edilemez miydi? Freudcu açıklamada bu ölümler dürtü doyumuyla bilinçdışı hakikat arasında yakın bir ilişkiye sahip. Freud mitleri kullanarak baba sorununu ele aldığı zaman; bilinçdışının varlığıyla, ortaya konulan öznenin tarih-öncesiyle, insan türünün tarih-öncesinin unutulmuş, bastırılmış kökenleri arasındaki paralelliğe dikkat çekmektedir. Kökendeki bastırma, kurucu anlatının bir bölünmesiyle, bir Spaltungu ile sonuçlanıyor. Buna göre tamamen kurgusal olan bir zaman periyodu anlatıyı en az üçe bölüyor: bastırılmış kökenler, bastırmadan kurtulan tarih anlatısı ve bastırma anından sonraki bilinçli anlatı ve bunun içinde yeniden ortaya çıkan özne ya da grup. Bu bastırılmış kökenler meselesini herhangi bir anlatının kendini kurmasından sonraki evrede yerleşen varlığını meşrulaştırırken görebiliriz: Örneğin feminizmdeki patriyarkallik öncesi maternal toplum miti veya devrimlerden sonra ortaya çıkan geçmişle bağı koparma girişimleri. Bütün bunlarda “mitik” bir yapı tespit etmemek mümkün değil. Mitik derken zorunlu olarak olumlu veya olumsuz bir değer yargısı ortaya koymak zorunda değiliz. Eric Santner (2000), tarih anlatısının iki veçhesini ortaya koyduğu yazısında açık bir simgesel tarihe karşılık gizli, hayaletvari, fantazmatik, gizli bir tarihten bahsederken; bu bastırılan alt yüzeyin, açık tarih anlatısının sürdürülmesinin ön koşulu olduğunu söyler. Ve bir topluluğun üyesi olmanın sadece açık simgesel gelenekle özdeşleşmekle olamayacağını, bu geleneğin hayaletvari boyut tarafından esir alındığını, bunun içinde ölü hayaletlerin yaşayanları ele geçirdiğini iddia eder. Fantazmatik-hayaletvari tarihte anlatılmayanlar, anlatılamayanlar ve hiçbir zaman anlatılamayacak olanlar bir imkânsızlığın içinde yan yana durmaktadır. Bir toplumun kurucu hakikati söylenenlerden çok, işte bu dile getirilemez boyutta yer almaktadır.

Psikanalizin amacı kökende bastırılmış olanın öznenin hakikatiyle nasıl ilişkilendiğini bulmaktır. Ve dolayısıyla toplumu kuran asli bastırmanın, medeniyetin kuruluşundaki boşluğun nerede yerleşmiş olduğunu bulmak zorundayız. Bir toplumu bir arada tutan şeyler nelerdir? Toplumu kuran şey ile özneyi kuran şey bir kurgu yapısındadır. Toplumun kurucu boşluğu ideolojiyle, öznenin kurucu boşluğu fanteziyle dikilmeye çalışılmaktadır. Žižek’e dönüp onun ideoloji tanımına bakacak olursak, yanlış bilinç olarak ideoloji kavrayışının eleştirisiyle birlikte perspektifini semptom ve keyfe doğru kaydırdığını görebiliriz:

İdeoloji yalnızca bir “yanlış bilinç”, gerçekliğin yanılsamaya dayalı bir temsili değildir; daha ziyade çoktan “ideolojik” olarak kavranması gereken bu gerçekliğin kendisidir –“ideolojik”, tam da mevcudiyeti katılımcılarının, onun özünü bilmemesini gerektiren bir toplumsal gerçekliktir- yani yeniden üretilmesi, bireylerin “ne yaptıklarını bilmemeleri”ni gerektiren toplumsal fiiliyattır. “İdeolojik”, bir (toplumsal) varlığın “yanlış bilinci” değil, “yanlış bilinç”ten destek aldığı sürece bu varlığın kendisidir. Böylece sonunda semptom boyutuna varmış oluyoruz, çünkü semptom, “tutarlılığı, öznenin belli bir bilgisizliğini gerektiren bir oluşum” olarak da tanımlanabilir: Özne “semptomunun keyfini”, ancak onun mantığını gözden kaçırdığı sürece çıkarabilir –semptomun yorumunun başarı ölçütü tam da semptomu ortadan kaldırmasıdır. (Žižek, 2004, s. 36).

Žižek’in ortaya koyduğu yeni türde bir ideoloji eleştirisidir. Buna göre baba sorununu da, semptom ve keyifle ilişkisi içinde, ideolojik bir kurgu olarak ele almalıyız. Bu kurguda aile anlatısının ortaya çıkması, başat toplumsal örgütlenme formunun aile olarak dayatılması ve bunun içine ahlaki failliğin dâhil edilmesi bir arada durmaktadır. Gözümüzü aileye çevirmek toplumsal cinsiyet normlarının içselleştirilmesini sexuation bağlamına kaydırabilmemizi sağlar. Bununla birlikte normatif-heteroseksist anlayıştan uzaklaşarak cinselliğin psikanalizdeki parçalı doğasını gözler önüne serebiliriz. Bu nokta önemli, çünkü psikanalizin haksız yere fallik-cinsiyetçi ilan edildiği alan tam da burası. Ve tartışmamızı “Baba göstereni”nin bir tür evrenselci bilgi formu sağlamasının anlamının ne olduğuna kadar genişletebiliriz.

III. Küçük Hans’ı yeniden düşünmek

Şimdi aileye, babaya, anneye ve çocuğa dönüyorum.

Freud’un ilk kez 1907’de değindiği, sonra ise 1909’da tekrar ele aldığı ve uzun bir vaka öyküsü hâline getirdiği Küçük Hans-Beş yaşındaki bir çocukta fobinin çözümlenmesi (Freud, 1998) adlı ünlü vakası, Freud’un dolaylı da olsa -analizi Freud’un fikirlerine sempati duyan Hans’ın babası sürdürmüştür- çocuklarla yaptığı nadir psikanaliz uygulamalarındandır. Freud, Hans’ın babasının süpervizörü pozisyonundadır ve ona önerilerde bulunarak analitik süreci sürdürmesinde yardımcı olur. Bir baba diğer bir babayı babalık konusunda eğitmektedir. Hans vakasında analitik sürecin pedagojik yanı göz ardı edilemeyecek önemdedir ama bu tabii ki analitik bir eğitimdir. En başta sorduğumuz soruyu, yani “Bugün babaların babalık için eğitilmeleri mi gerekiyor?” sorusunu, Hans vakasında doğrudan doğruya gözlemleme şansına sahibiz. Çocuk eğitimine analitik müdahale bu yolu açtıktan sonra, önceki dönemlerde bir seçim meselesi olmayan anne-baba olma bile birer seçim meselesi hâline geldi. Hatta bugün genetik ve üreme teknolojisindeki müdahaleler ile çocuğun cinsiyetini, göz rengini vb. seçmek dahi mümkün. Eskiden “kader” olarak görülen şeyler bugün üzerlerinde manipülasyonlar yapılabilecek seçeneklere dönüşüyor.

Burada Küçük Hans vakası üzerinden babanın simgesel rolünü, cinsiyet farkının ele alınmasını, cinsel kimlik oluşumunu ve çocukların cinsel teorilerini kısaca ele alacağım. Hans’la ilgili çok tartışılan mevzulardan biri Hans için kastrasyonun aracısının kim olduğudur: Babası mı annesi mi? Annesinin, Hans üç buçuk yaşındayken onu pipisiyle oynarken bulduğunda sarf ettiği şu sözlerine bakalım: “Bunu yaparsan Dr. A’yı pipini kesmesi için göndereceğim. O zaman çişini neyle yapacaksın?” (Freud, 1998, s. 153). Bu kesme tehdidiyle at fobisi arasında bir bağlantı olabilir mi? Hans’ın babası, Freud’a ilettiği bir değerlendirmede fobiyi doğrudan doğruya anneye bağlamakta tereddüt etmez:

Hiç kuşkusuz zemini annesinin sevecenliğine bağlı cinsel aşırı uyarılma hazırladı… Bir atın sokakta kendisini ısıracağından korkuyor. […] bildiğiniz gibi, çok küçük yaşta atların ne kadar büyük penislere sahip olduklarının farkına varmıştı ve o sıralarda annesinin de çok büyük olduğuna göre bir atınki gibi bir pipiye sahip olması gerektiği sonucunu çıkarmıştı (Freud, 1998, s. 165).

Freud da, babanın anne ve fobi arasında kurduğu bu ilişkiye paralel şeyler söyler: “[…] Hans’ın atları her zaman büyük pipileri yüzünden ilgiyle izlemiş olduğu, annesinin bir atınki gibi bir pipiye sahip olması gerektiğini zannetmiş olduğu gibi. Bu nedenle atın yalnızca annesi için bir yerine-geçen olduğunu düşünebiliriz” (Freud, 1998, s. 169). At göstereni annenin bir ikamesi mi, yoksa paternal metafor olarak babanın yerine geçen bir gösteren mi? Freud, yukarıdaki tespitlerden sonra babayı kastrasyonun failliğini üstlenmeye davet ederek ve annenin pipisi olamayacağını ifşa etmesini sağlayarak devam eder. Freud şöyle yazar: “Hans’ın babasının, oğlana atlarla ilgili şeylerin saçmalıktan başka bir şey olmadıklarını söylemesini sağladım. Babası oğlana gerçeğin annesine çok düşkün olması ve onun yatağına alınmak istemesi olduğunu söyleyecekti” (Freud, 1998, s. 170). Görüldüğü üzere Freud’un araya girmesiyle baba buyurgan bir hâle gelir ve Oidipal arzu evrenini çocuğun hizmetine sunar. Oidipal evrenin inşası ve babanın simgesel işlevinin inşası paralel yürümektedir. Cinsiyet farkını ele alması yönünde Hans’a şu ifade söylenir: “[…] Hans’a annesinin ve tüm diğer dişilerin (Hanna’da görebileceği gibi) hiç pipisi olmadığı bilgisini aktararak bu amacı ondan uzaklaştırmasını önerdim” (s. 170). Aynı zamanda annesi, yukarıda bahsedildiği üzere, Hans’a mastürbasyonu yasaklayarak bedensel duyumu keyfe (jouissance) dönüştürmüştür. Hans babasına yönelik sevgisini ifade etmekte çok açıksözlüdür: “[…] Ben seni [babasını kastediyor] çok sevdiğim hâlde, neden bana annemi çok sevdiğimi ve korkmamın nedeninin bu olduğunu söyledin?” (s. 183). Bu negatif Oidipal boyut Freud tarafından fark edilir: “[…] ve bu, çocuğa eşcinsel eğilimlerin babanın üzerinde sabitleşmesi için bir olanak sunmakta” (s. 164).

Freud’un Hans vakasındaki “müdahalesi bir yorum değildir, bu eksik bir şeyin telkin yoluyla inşa edilmesidir. Freud’un burada devreye soktuğu paternal metaforun eksik parçasından başka bir şey değildir. Vakanın güzel yanı bunu sadece küçük oğlana yönelik devreye sokmaması, baba için de yapmasıdır: ‘ve babasına bunu dedim.’” (Verhaeghe, 2013, s. ….). Babaya yönelik Hans’ın çağrıları onun gururlu ve kızgın olması yönünde talepler formundadır: Babası Hans’a sorar “Ona çok gururlu olanın gerçekte kim olduğunu sordum” Hans şöyle yanıt verir: “Sensin, ben annemle yatağa geldiğimde.” Hemen ardından:

Hans: “Çünkü kızıyorsun.”

Babası: “Ama bu doğru değil.”

Hans: “Evet, doğru. Kızıyorsun. Öyle olduğunu biliyorum. Bu gerçek olmalı.” (Freud, 1998, s. 217-218).

Küçük Hans’ta fobinin ortaya çıkmasında rol oynayan etkenler nelerdir? Fobi, paternal metaforun tesis edilmesindeki bir soruna verilmiş bir yanıttır. Diğer nevrotik yapılarda yani -histeri ve obsesyonda- paternal metafor yerli yerindedir, birincil ve ikincil bastırma gerçekleşmiştir; fobik ise anneyi iptal edebilmek ve paternal metaforu işler hâle getirmek için babanın “Hayır!”ından farklı bir şeye ihtiyaç duyar. “Fobide çocuğun anneden ayrılması -babanın ya da baba figürünün göreceli güçsüzlüğü nedeniyle- çok zordur… Hans ‘at’ gösterenini bir tür baba ikamesi olarak aldığında geçici olarak anksiyetesi azalmıştır” (Fink, 1999, s. 163-164).

Çocukların cinsel kuramları hususunda Oidipal açıklamanın güttüğü strateji bunu bebeğin dünyaya gelmesini iki kişinin birlikteliğine (doğal olarak anne ve baba) bağlamasıdır; bunda yeni bir şey yok. Lévi-Strauss, psikanalitik Oidipus açıklamasını bu mitin yorumlarından sadece biri olarak görür. Bu mit, insallığı çok uzun süredir meşgul eden, şu iki kökensel soru etrafında dönmektedir: İlk soru “Bir kişi bir kişiden mi doğar iki kişiden mi?” sorusudur (Yani üremenin cinsel ilişkiyle bağlantılandırılması üzerine bir sorudur bu. Bilindiği üzere doğumun cinsel ilişkiyle ve babayla ilişkilendirilmesi insanlık tarihinde görece yeni bir olgudur). İkinci soru ise “Aynı aynıdan mı doğar ya da farklı bir şeyden mi?” sorusudur (Bu da türler arasındaki ayrımla ilgilidir. Muhtemelen insanın kendisini bir tür olarak telakki etmesi de görece yeni bir olgu). İşte Oidipus miti aynının ikiden doğmasından ileri gelmesinin anlaşılmasındaki güçlüğü [autochthonous origin], bu çıkmazı iki ebeveynin varlığına bağlayarak soruna bir çözüm getirir. Küçük Hans’ı şöyle dediği zaman bu duruma tanık gösterebiliriz:

  • […]
  • Ben [babası]: “Ama çocukların kimden olduğunu düşündün?”
  • Hans: “Neden, benden.”
  • Ben: “Ama o zamanlar çocukların birinden geldiği şeklinde hiçbir düşüncen yoktu.”
  • Hans: “Onları leyleğin getirdiğini düşündüm.” (Freud, 1998, s. 228).

Görüldüğü üzere Hans, çocukların doğumunu babayla ilişkilendirmekle, tek başına bu işin yapılabileceğini düşünmek arasında gelgitler yaşarken, aslında Oidipal yanıtı müzakere etmektedir. Çocuksu cinsel kuramlar mitlerle aynı mantığın işlediği alanlardır, bu durumda mitler temel imkânsızlıkları söylemenin araçlarına dönüşür (Grigg, 2006).

  1. Dünyanın Oidipalizasyonuna Karşı Oidipus’un Dünyasallaşması

Post-Oidipal bir evrende mi yaşıyoruz? Oidipus kompleksi çekirdek aile denilen toplumsal örgütlenmenin doğasını açıklamakta hâlen bir açıklama gücüne sahip mi?

Sadece ailenin nasıl işlediği değil cinselliğin nasıl kazanıldığı, cinsiyet farkının nasıl içselleştirildiği ve ebeveynlerin cinselliğine ilişkin tutumların neler olduğu da bu soruyla bağlantılı. Psikanalizin sahiplendiği hâliyle Oidipus kavramı cinsel kimliklere -hem kadınlar hem erkekler için- bir dayanak oluşturmakta ve bu, ekseriyetle heteroseksüel cinsel kimliklerin inşasında özneye anlatısal bir arka plan sağlamaktadır: “Ben bir erkeksem şayet annemi seviyorum ve onu babama ait olmasından dolayı elde edemeyeceğim için öteki kadınları istiyorum. Ama bu durumda karşıt cinsten birisini istediğim kesin!” Böylesine şematikleştirmelerin, nesne seçiminin ilerleyişinin tek nedenli doğrusal açıklamalarının psikanaliz tarihinin başından beri eleştirildiğini teslim etmeliyiz.[14]

Walter Benjamin, 1934 yılında Kafka üzerine yazdığı önemli bir metinde “Kafka’nın çalışmasının özünü kaçırmanın iki yolu” (alıntılayan Bensmaïa, 1986, s. ix) olduğundan bahseder; Benjamin’e göre, bu yaklaşımlar ya onu doğal bir şeymiş gibi ya da doğa-üstü bir şeymiş gibi yorumlamaktadır. “Hem psikanalitik hem de teolojik yorumlar konunun aslını kaçırmaktadırlar” (alıntılayan Bensmaïa, 1986, s. ix). Deleuze ve Guattari (1986), Kafka- Toward a Minor Literature adlı kitaplarında, Benjamin’in eleştirisinin kaldığı yerden devam ederek, Kafka’nın çalışmasını anne-baba anlatılarıyla ilişkilendirmenin ve onu oidipalize etmenin ona bir takım teolojik-metafizik sınırlar koyarak çalışmasında işbaşında olan bütün politik, etik ve ideolojik boyutları ve edebiyat tarihindeki özel konumunu tahrip ettiğini ileri sürerler. Hem Benjamin, hem de Deleuze-Guattari, Kafka’nın yapıtını imgesel arketiplere dayanaklık etmekte kullanmaya ayak dirediklerinde haklıdırlar: Bununla, Şato’yu Tanrı, babanın dünyası, hiçbir zaman elde edilemeyecek bir iktidar ilan etmekten ya da hamam böceğini kastrasyondan kaynaklanan anksiyeteyle eşleştirmekten söz ediyorum. Ama onların eleştirisine karşı çıkacağımız nokta burası değil! Deleuze-Guattari’nin gözden kaçırdıkları şey Oidipus’un kendi içindeki bölünme, baba figürünün bir taraftan çelik bir yasanın sözcüsüyken, diğer taraftan en müstehcen hazlara kışkırtan figür olması. Yazının içinde değindiğim gibi baba figürünün kendisi içeriden bölünmüş durumdayken, ilgilenmemiz gereken bu figürlerin doğası olduğu kadar Babanın-Adı mantığının ne ifade ettiğidir. Kafka’da “abartılmış bir Oidipus” bulduğumuz yer aynı zamanda Oidipus’un iptal edildiği yerdir. Žižek’in belirttiği üzere, “süperegonun baskısının, onun sözde ‘akıldışı,’ ‘verimsiz,’ ‘katı’ baskısının yerine akılcı bir biçimde kabul edilen feragatler, yasalar ve kurallar koyularak kesinlikle azaltılamayacağıdır” (Žižek, 2005, s. 42). Süperegonun emri olan “Keyif al!” bize ahlaki yasayı ifade ettiği kadar père-versionu[15] da işaret etmektedir: Kant’ı ve Sade’ı birlikte, ikisinden sadece birini değil. Kafka, babasıyla gittiği deniz kenarında yüzmesi için, yüzmekten “keyif alması” için babası tarafından tekrarlanan yüzme hareketlerini utançla karşıladığında, bedeninden haz almayı (belki bu otoerotizmi) babasının varlığında yerine getiremediğinde ve bununla donakaldığında, onu bunları yapmaya zorlayan baba figürü hangisidir? Onu, Kafka’yı, toplumun kurallarına, keyfine katılmaya çağıran Oidipal baba mı? Yoksa ona bunu yasaklayan Oidipal baba mı? Ya da sınırsızca kendi keyfiyle, kendi bedeniyle böbürlenen, küçük bir çocuk karşısında acımasızca üstünlüğünü sergileyen bir Urvater taklidi mi?

Kafka’nın babasına yazdığı mektup “Gönderilen her mektup adresine ulaşır” sözünü, en azından görünürde, doğrulamamaktadır; bu mektup adresine ulaşmamıştır! Ama doğrudan Kafka’nın babası olan bu adama, Hermann’a, ulaşmaması mektubun hakikatte adresine ulaşmadığı anlamına gelir mi? Kafka, Babaya Mektup (Kafka, 2012 [1919]) ile okura hangi bilinçdışı mektubu göndermiştir?

Kafka’nın Baba’ya Mektup’unu elimize aldığımızda, en başta oğul olarak Kafka’nın babasından nesnel bir “şeymiş gibi” bahsettiğini, “Babama Mektup” demektense herhangi bir babaya, herhangi bir adama konuştuğunu hissedebiliriz. Bu babaya, “o”na gönderilen bir konuşmadır; tam bir sahiplenme olmadan, “babam” demeden, sevgiyle ilgili bir şey ifade etmeden yapılan bir konuşma. Bir uzak durma isteği gibi görünür bu bize. Ne ironik! İlk cümlede, Kafka babasından duyduğu korkudan bahseder; korkuyla açılan perdedeki tanımlamalar masumiyetle, sevgiyle, babanın aşırı gücünden dem vurulmasıyla, karşılaştırmalarla, hayal kırıklığıyla, en yüksek merci ile, saf bedensellikle ve babanın bedeniyle devam eder. Aslında bu uzun mektubu okumaya devam ettiğimizde, bırakın bu nesnel-izleyici konumunun sürdürülmesini, babanın aşırı mevcudiyetini hissederiz; o onun zihninin her yerindedir, işgal edici bir makine gibi. Bu sorun başka bir olguyla daha çiftlenir, klinikten bildiğimiz bir olguyla: Nevrotikler babalarını güçsüz görmeye, aşağıda görmeye, olduğundan azı gibi görünmelerine derin derin içerlerler. Aşağı yukarı şöyle bir mesajın taşıyıcısı olan serbest çağrışım parçaları vardır: “Sevgili babacığım beni neden annemin keyfinden, buyurganlığından, işgalinden koruyamadın! Neredeydin?” Aynı sevgi ve suçluluğun başka bir görünümü Freud’un bahsettiği bir rüyada, ama bu sefer babanın tarafında ortaya çıkar; “Baba görmüyor musun? Yanıyorum!” Oğlunun ölmüş olmasının ağırlığına dayanamayan bir babaya rüyaları yardım edemez.

Ölmüş bir babanın “güçsüzlüğü” rüyalarda tersine döndürülmeye çalışılabilir. Bir hastam şöyle bir rüya anlattığında ölüp gitmiş olan babasını hâlâ güçlü hâle getirebileceğini sanıyor olmalı ki bir anlamda iş işten geçmiş olmamasına rağmen babası rüyalarında geri dönüyordu: “Rüyamda babamı gördüm. Ölmüştü. Tabutu dik duruyordu ve o tabutun içinde iki büklüm bir hâldeydi, onu düzeltmeye çalışıyordum. Ve aklımda şu cümle vardı ‘Kimse olduğundan daha aşağıda görünemez.’” Nevrotiklerin babalarını güçsüz görmeleri ve buna dayanamamaları olgusuna ne demeli? Klinikten bildiğimiz bu olguyu, Kafka’nın babasına mektubunda da görebiliriz. Şu ifadeler bize babanın yükseltilmesine ilişkin nevrotik arzuyu örnekler: “Saf bedensellik,” “en yüksek mercii,” “baba olarak benim için fazla güçlüsün,” “sen dayanıklılığınla, sağlığınla, iştahınla […] gerçek bir Kafka’sın.” Bu durumda, bir anda, Freud’un karşılaştığı çelişkiyle yüz yüze kalırız: Teorik olarak güçlü babalara karşın pratikte güçsüz ve tadil edilmeleri gereken babalar. Ben burada abartılmış bir Oidipalizm değil sözü edilen bu Oidipalizm’in kendi iç çelişkilerini görmeye meyilliyim.

  1. Kapanış Faslı: Eksikle Baş Etme Stratejileri

Dünyada bir eksik var! Dünya mevcudiyetle, dolulukla, pozitiflikle anlaşılamaz. Bu eksikliği nereye yerleştirdiğimize göre bütün bir anlam evreni baştan başa değişecektir.

Baba figürü ve fallus dünyadaki eksikle baş etmenin aracılarından iki tanesidir.

Psikanaliz “ilginç” bir disiplin: İnsanların yüzyıllardır bildiği gündelik, sıradan olguları kendi çalışmasının merkezine yerleştirdiği için üzerinde çalıştığı gündelik yaşamı da dönüştürdü ve geçen yüzyılın başından beri kendimizi, onun bize sunduğu kavramlarla düşünüyoruz. Bu da bize hayatın kurgusal alt yüzünü gösteriyor. Psikanalizin çoğu kavramı gündelik konuşmalarımızın içine işledi; Oidipus sohbetlerimizin parçası oldu, kastre bir insan olmaktan dem vurduk, tuvalet eğitimi çocuk yetiştirmenin bir odağı hâline geldi, bilinçdışı yanlış biçimde “bilinçaltı” diye gazetelerin diline yerleşti vb.

Freud’un savunmacı polemikçiliğinden beri psikanaliz kendi “hataları”ndan çok şey öğrendi. Kendi hatalarını bir düzeye kadar ele alabilmeyi başardı ve bu yüzden her on yılda bir farklı alanlardaki gelişmeler tarafından işinin bitirildiği, ölüm fermanının imzalandığı söylense de yaşamaya devam etti. Artık psikanaliz olmadan insan öznelliğini düşünmek mümkün değildir. İnsan türü dünya üzerinde kalmaya devam ettikçe, beyninin işleyişinin “bütün maddi alt yapısı” bir gün açıklığa kavuşturulsa bile, insanın yaşadığı deneyime anlam verme çabası da devam edecektir. Buna bir örneği rüyalardan verebiliriz: Rüyaların anlamı var mı, diye sorulduğunda gönül rahatlığıyla şu cevabı verebiliriz; “Tabii ki yok!” Rüyalar, bir düzeyde, insan beynindeki nöronların olumsal faaliyetlerinin kendi görsel-işitsel-affektif hafıza deposundan bir araya getirdiği parçalarla oluşturduğu montajlardır. Rüyaların tabii ki anlamı yok, ta ki analizan bunlar üzerine serbest çağrışım yapana dek. Rüyanın beynin maddi işleyişinin bir sonucu olması onun anlam diyalektiğine yakalanmış bir öznel deneyim olmasına engel değildir. Psikanaliz, dil içinde ortaya çıktığı hâliyle, analizanın serbest çağrışımı sonucu ortaya çıkan ve tekil bir anlamı dayatan metafor ve metonimilerle kesintiye uğratılmış bir “biyoloji olarak rüya” ile ilgilenebilir. Dil biyoloji değildir ama biyoloji de dil değildir. Buradaki sorun her iki anlam düzeyinin arasındaki boşluğun, “açıklama uçurumu”nun ortaya konmasıdır. Psikanaliz kendimize, diğer insanlara ve dünyaya bakarken kullandığımız öznel perspektiflerin nasıl bize bu kadar öznel göründüğünün açıklamasını sunmaktadır. Önümüzdeki sorulardan birisi psikanaliz mi nörobilim mi insanı açıklayabilir, kim kimden daha açıklayıcı gibi bir soru sormaktansa; bir tarafta aşkı, acıyı, boyun eğmeyi, saldırganlığı, ölümü, anneyi, babayı ele alırken diğer tarafta yasayı, fanteziyi, ideolojiyi ele alan insan öznelliği niçin böyledir, olabilir. Niye insan varlığı kendisini bir çaresizlik içinde ortaya koyup sonra da bunu anlamlandırmanın çeşitli yollarını icat etmektedir?

Fantezi her yerde her an iş başındadır: Psikanalizle dünyada ne varsa açıklanabileceğini iddia etmek nasıl bir fanteziyse bilimle her şeyin açıklanabileceğini iddia etmek de bir fantezidir. Ama bunu söyleyip duramayız; psikanaliz fantezilerin kökenini bulmamızı gerektirir, bir eksiği tamamen yok saymak, kapamak ve geçmişte ya da gelecekte “eksiksiz,” “sorusuz,” “sorunsuz” bir dünya görüşüne ulaşmanın mümkün olduğunu düşlemlemek ne işe yarar? Bununla birlikte eksikle girişilen mücadele kurgusal bir anda kazanılsa bile bunun nasıl öznelleştirildiği sorunu geriye kalmayacak mıdır?

Ölüler, hayaletler, zombiler neden geri dönerler? İyi gömülmedikleri için. O hâlde baba bir nedir?

Kaynakça

Bensmaïa, R. (1986). Foreword: The Kafka effect. G. Deleuze, F. Guattari. Kafka Toward a Minor Literature içinde, (s. ix-xxii). (D. Polan, Çev.). Minneapolis, MN: University of Minnesota Press. (Özgün eser 1975 tarihlidir).

Clavreul, J. (1980). The perverse couple. S. Schneiderman (Haz. ve Çev.). Returning to Freud: Clinical Psychoanalysis in the School of Lacan içinde, (s. 215-233). New Haven, CT: Yale University Press. (Özgün eser 1967 tarihlidir).

Deleuze, G., Guattari, F. (2009). Anti-Oedipus: Capitalism and schizophrenia. (R. Hurley, M. Seem ve M. Foucault, Çev.). Londra: Penguin Classics. (Özgün eser 1972 tarihlidir).

Fink, B. (1997). The Lacanian subject: Between language and jouissance. Princeton, NJ: Princeton University Press.

Fink, B. (1999). A clinical introduction to Lacanian psychoanalysis. Cambridge, MA: Harvard University Press.

Freud, S. (1998). Hz. Musa ve tektanrıcılık. (K. Şipal, Çev.). İstanbul: Cem Yayınevi. (Özgün eser 1939 tarihlidir).

Freud, S. (1998). Beş yaşındaki bir çocukta fobinin çözümlenmesi “Küçük Hans.” Olgu Öyküleri I: Dora ve Küçük Hans içinde, (s. 148-274). (A. Eğrilmez, Çev.). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1909 tarihlidir).

Freud, S., Breuer, J. (2007). Histeri üzerine çalışmalar. (E. Kapkın, Çev.). İstanbul: Payel Yayınları. (Özgün eser 1895 tarihlidir).

Fritzl case. (t.y.). Wikipedia içinde. 05.01.2013 tarihinde, http://en.wikipedia.org/wiki/Fritzl_case adresinden alınmıştır.

Grigg, R. (2006). Beyond the Oedipus complex. J. Clemens, R. Grigg (Haz.). Jacques Lacan and the Other Side of Psychoanalysis içinde, (s. 50-68). Durham, NC: Duke University Press.

Homer, S. (2005). Jacques Lacan. Londra ve New York, NY: Routledge.

Horney, K. (1924). On the genesis of the castration complex of women. International Journal of Psychoanalysis, 5, 50-65.

Jones, E. (1927). The early development of female sexuality. International Journal of Psychoanalysis, 8, 459-472.

Jones, E. (1948 [1912]). Papers on psycho-analysis. (Genişletilmiş 5. Basım). Londra: Ballière, Tindall & Cox.

Kafka, F. (2012). Babaya mektup. (C. Ener, Çev.). İstanbul: Can Yayınları. (Özgün eser 1919 tarihlidir).

Mavroidis, I., Tsangari, A. R., Tsourianis, Y. (Yapımcı), Lanthimos, G. (Yönetmen). (2009). Dogtooth [Kynodontas] [Film]. Yunanistan: Boo Productions.

Miller, J. A. (2006). The inexistent seminar. N. Wulfing (Haz.). Psychoanalytical Notebooks No. 15: The name(s)-of-the-father içinde, (s. 9-40). (P. Dravers, Çev.). Londra: Karnac.

Riviere, J. (2012). Tebdil-i kıyafet olarak kadınsılık. (Ö. Öğütcen, Çev.). Suret, 1, 97-110.

Rose, J. (2010). Kadın cinselliği: Lacan ve Freud okulu. Ö. Çelik (Haz.). Görme ve cinsellik içinde, (s. 61-95). (A. D. Temiz, Çev). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1986 tarihlidir).

Salecl, R. (2010). The paradox of choice. Ocak 14, 2013 tarihinde http://www.youtube.com/watch?v=E4_HGRjJs9A adresinden alınmıştır.

Santner, E. L. (2000). Freud’s Moses and the ethics of nomotropic desire. R. Salecl (Haz.). Sexuation içinde, (s. 57-105). Durham, NC: Duke University Press.

Sloterdijk, P. (1988). Critique of cynical reason. Minneapolis, MN: University of Minnesota Press.

Stevens, A. (2006). How to get by without the paternal function. N. Wulfing (Haz.). Psychoanalytical Notebooks No. 15: The name(s)-of-the-father içinde, (s. 69-84). (P. Dravers, Çev.). Londra: Karnac.

Verhaeghe, P. (2000). Baba işlevinin çökmesi ve bunun toplumsal cinsiyet rolleri üzerindeki etkisi. (Ö. Öğütcen, Çev.). Suret, 2

World Health Organization (2012). Depression. Ocak 10, 2013 tarihinde http://www.who.int/mediacentre/factsheets/fs369/en/index.html adresinden alınmıştır.

Žižek, S. (2004). İdeolojinin yüce nesnesi. (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1989 tarihlidir).

Žižek, S. (2005). Yamuk bakmak: Popüler kültürden Jacques Lacan’a giriş. (T. Birkan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1992 tarihlidir).

Žižek, S. (2011). Ahir zamanlarda yaşarken. (E. Ünal, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 2008 tarihlidir).

Zupančič , A. (2011). Neden psikanaliz?: Üç müdahale. (B. E. Aksoy, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 2008 tarihlidir).

* ozgur84@hotmail.com

[1] 1963’ün Kasım ayında Lacan’ın Sainte-Anne Hastanesi’nde vereceği seminer, Uluslararası Psikanaliz Derneği’nin (IPA) Fransa’daki seksiyonu olan SFP’nin (Société Français de Psychanalyse) eğitim programından çıkarıldı. Bu, IPA’nın isteğiyle gerçekleştirildi. Hiçbir zaman verilmeyen bu seminerin adı “Babanın-adları”ydı. Miller (2006) adı geçen semineri “var olmayan bir seminer” olarak gördüğü yazısında babanın işlevini, babanın-adlarını, tekilden çoğula geçişi, özel ismin anlamını, adlandırmayı ve başka pek çok konuyu ele almaktadır.

[2] Ayrıca gösteren, gösterilen ve gösterge kavramlarının dilbilimsel ve psikanalitik bir açıklaması için bkz. Homer (2005).

[3] Sapkınlıkta yasanın idiosynchratic özelliğini örneklemek için 2008 yılında Avusturya’da ifşa olan Fritzl vakası (“Fritzl case,” 2013) ve Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos’un Köpekdişi (Dogtooth) (Lanthimos, 2009) adlı filmi kullanılabilir. Bilindiği üzere Fritzl kendi sapkın mantığı içinde öz kızına yıllarca tecavüz etmiş ve ondan çocukları olmuştur. Ayrıca bir sapkınlık vakasının analizi için bkz. Clavreul (1980).

[4] Klinik yapılar (psikoz, sapkınlık ve nevroz), yabancılaşma, ayrılma, birincil ve ikincil bastırma, talep ve arzu, jouissanceın yasaklanması ve eksiğin adlandırılması konularında daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. Fink (1999).

[5] Lacan’da temel söylem biçimi Efendi’nin söylemidir. Bunun dışında histeriğin söylemi, üniversite söylemi ve analistin söylemi yer almaktadır. Ayrıca bir de sonradan eklenen kapitalist söylem vardır. Bu söylem türlerinin ayrıntılı bir açıklaması için bkz. Fink (1997). Bu kitabın “The status of psychoanalytic discourse” adlı alt bölümü bu konulara ayrılmıştır.

[6] Bu durumun daha ayrıntılı bir tasviri için bkz. Salecl (2010).

[7] Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre depresyon dünya çapında 350 milyondan fazla insanı etkilemekte, iş gücü kaybına ve intiharlara yol açmaktadır (WHO, 2012).

[8] Bu terimi Slavoj Žižek’in Ahir Zamanlarda Yaşarken adlı kitabından ödünç aldım. Tüketarya terimi, “gelişmiş toplumlarda alt sınıfın proletarya olmaktan çıkıp, genetiği değiştirilmiş gıdalardan dijital kitle kültürüne varıncaya kadar, ucuz, topluca üretilmiş metalarla tatmin edilen bir tüketiciler sınıfına dönüştüğü fikri”ni ifade etmek için kullanılmaktadır (Žižek, 2011).

[9] Lacan’ın lamella mitiyle ilgili bir tartışma için bkz. Zupančič (2011). Bu denemenin ilk bölümü olan Cinsellik ve Ontoloji psikanalizin felsefe ile ilişkisine odaklanmakta ve “cinsel”in statüsünü tartışmaktadır.

[10] Ayrıca, sinizmin bir eleştirisi için bkz. Sloterdijk (1988).

[11] Fallus kavramının bünyesel olarak taşıdığı sorunların yerli yerinde bir tartışmaya dayanaklık etmesi ve Freud’un teorisindeki güçlükleri ele alma hususunda Lacan’ın katkısını teslim eden Jacqueline Rose gibi feministleri bu bağlamda sayabiliriz. Rose; Freud’u tashih eden Jones, Horney, Klein gibi ardıllarının yaklaşımlarını “[…] Freud’un, insan cinselliğini açıklarken başvurduğu fallus kavramının, cinsel kimliğin imkânsız değilse bile sorunlu doğasına dair farkındalığının bir parçası olduğunu gözden kaçırmışlardı” diyerek eleştirmektedir. Rose, sözlerine “Böyle olunca da, soruyu, her iki cinsiyet için kimliği güvenceye almayı amaçlayan, önceden verili bir cinsiyet farkına başvurarak yanıtladılar… Fallus kavramı bu tabiyeti ve kadınların çok kesin biçimde bu sürece dâhil olduklarını ima eder” diye devam etmektedir. Tartışmanın ayrıntıları için bkz. Rose (2010).

[12] Freud’un tartışmasının devamında Musa’nın gerçekten yaşamış bir kişi mi yoksa efsanelerin yarattığı bir kişi mi olduğu sorusu yer almaktadır.

[13] Lacancı Gerçek’in bir tanımı da Simgesel’in işlemediği, çöktüğü yer, an olmasıdır. Bu tanım Gerçek kavramını olası mistik, anlaşılmaz kavrayışlardan uzak tutmaktadır.

[14] Örneğin bkz. Riviere (2012), ayrıca bkz. Jones (1927), Jones (1948) ve Horney (1924).

[15] Lacan burada bir kelime oyunu yaparak sapkınlık anlamına gelen perversion kelimesini père-version diye yazmıştır. Fransızca’da père kelimesi baba anlamına gelmektedir. Böylece, Lacan tarafından, sapkınlık kelimesi, babanın-versiyonu diye yeniden yazılmaktadır.

  • Bu yazı Suret Dergisi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır.